Simgesel bir elbise birinci maddede reddedildi. Böylece bu iş, kendi varlığının ilk beyanını düşünsel mutabakat üzerinden akan ilk sözle yapmış olduğunda, kendi biçimsel varlığını ön plana almamayı şiar edinmiş oldu. Burada yadırganabilecek bir şey vardı: O da, bir oluşumun kendi varlığını ifade ettiği ilk anda, kendi cemiyet varlığını tali bir mesele olarak göstermesindi tuhaflıktı. Galiba sağduyulu bir topluluk ilk sözlerine “Esas olan bu topluluk değil.’” diyerek başlamazdı. Yadırganabilecek başka bir şey daha vardı bu sözlerde: Bir yelek, neden reddedilmeye değer bir şeydi? Yine galiba, onun kendi biçimsel varlığını tali görüşüyle ve bu görüşü simgesel bir tasvir üzerinden öne atmasıyla söylemek istediği –kaçınmak istediği– bir şeyler vardı. Ve onun kaçınmak istediği şeyler, yalnız Fransız Devrimi’nden değil, ondan bile öncesine dayanıyordu. Çünkü ne ulus kavramı onda icat edilmişti ne de insanlar sadece ulusları konusunda ulusçuydu.

Bir topluluk, bir söyleyiş tarzı, bir uslup, bir kabuk. İfadenin biçimsiz bir yolu olmaz. Ama bir biçim, yani kaçınılmaz olan, ancak anlam gücünü en iyi biriktirebilen o vücudu meydana getirdiğinde ve böylece bir mahfaza –tıpkı çok güzel bir isim gibi– anlamdan hiç koparılmayacak ölçüde anlama katışıp öze eklenebildiğinde anılmaya değer olur. Öte yandan her biçim, sonradan bütün sair söyleyiş tarzlarının başına geldiği gibi anlamsız bir tekrara dönüşmeye yatkındır ve insan, anlamı yitirdiğinde, onun anlam duygusuna duyduğu biteviye gereksinim, anlamı temayüz ettirebilecek son ve en kolay şey olan biçimleri kendine nesne olarak seçer. Bu durumda insan kendini savunur gibi başlar kendini sevmeye. Zaten ulusunu sevmek, kendini sevmenin; masum göründüğü için elverişli, masum göründüğü için sinsi bir yoludur. Tıpkı insanın karşısındakini eleştirmeye çalıştığı bazı zamanlarda, malum kritiği öznesine geçirebilmek için onun duygusallığına takılmasını önlemek amacıyla “Sen şöyle kötü bir şey yapıyorsun.” demek yerine “Biz aslında şöyle kötü bir şey yapıyoruz.’” diyerek kendini de eleştiriye dahil etmesi gibi.

Bir birlik olmanın kaçınılmazlıkları içinde bu birliği ön plana çıkarmamızla topluluğun ortaya çıkarabildiği daha esas muhtemel öz için kabuk olması gereken yer, bu yönüyle kendisi üzerinden kendi sesimizi bildirebileceğimiz, tıpkı sesimizin tınısı gibi kimsenin ondan özgünlüğünü alamayacağı söyleyiş tarzımız, kendi sesimize aşık olma hasletine uğrayıp sonra başlı başına kendini ön plana atabilir. Bu hâlâ masumane kalabilir. Ama diğer Müslümanlarla aramıza, beri tarafında kendimizin daha hoş bir yerde kaldığına inandığımız bir çit çekerse, o zaman biz herkesten farklı olduğumuza inanır ve herkesten farklı olduğumuza inandığımız için de herkes gibi oluruz. Bu yüzden, düşmanlara karşı bizi bir arada tuttuğu ve aramızdaki bağları güçlendirdiği için tutunabileceğimiz ve bizi başka muhtemel dostlardan ayırdığı ölçüde gevşetebileceğimiz bir “biz” dengesini gözetmek gerekiyordu.

Şimdi bütün bunlarla bir projeksiyon yapılmalı. İlk küçük topluluk aile. İnsanın ona bağlılığındaki –kanla desteklenen– aşırılığı kolektif –bu yüzden daha az suçlu hissettiren– bir bencilliğin dışavurumu oluyor. Sonra adese büyüdükçe bu tezahür, –aslında aynı egosantrik duyguların kendine yeni bir nesne bulmasıyla– yeni ve sair bir “biz”in ön plana alınmasına dönüşüyor. Ama Gazali’nin “Öfke şehveti olmasaydı insan kendisi tehlikelere karşı savunamaz ve yok olurdu.” derken ifade ettiği karşıtlıklardaki gibi, bu birinci madde, kolektif duyguların hangi gerekçelerle mutezil olmayan bir hamiyet duygusuna yol açabileceklerini söylerken elbette bir teleolojiyi ifade eden kolektif duyguları tanıdığını da söylemiş oluyordu. Yelek simgesel bir şeyse, yelek isminin tercihi de simgesel bir örnek üzerinden bu gönderimlerin kaynağını hedef almış oluyordu. İşaretler görünür olsun ya da olmasın, bütün bu gönderimler bir “biz” duygusundaki ölçüyü yitirmesine elverişli olacak sıklıkta zahiren baskın nitelik kazandıkça, bu “biz”in içindeki kişiler artık zımnen kendilerine atıf yapan hulyalı gönderimin hizmetine koyulurlar. Bir amaç üzere ileri sürdüğümüz –bir söyleyiş tarzı olan– topluluğumuz, kendisini amaç edinen bir topluluğa dönüşüyorsa biz de İsa’nın “Kurallar bizim için, biz onlar için değiliz.” dediği Ferisiler’e dönüşürüz. O zaman da bu elbise, bu isim bizim için varolmamış, fakat biz onun için varolmuş oluruz.

Bütün isimlerden öte, yaratıcımız bizim için Müslüman ismini seçmiş. Belki de bir tek, bu ismin gerçekleştirilmesine dair bir hamiyet duygusu kendi gerçekliğine ulaşabilmesi için aşırı olmalı. Bu esas isme kavuşabilmek için de bütün diğer isimler yadırganabilmeli.

Tümünü Gör