Tamamlandı

"Tarihin Sonu"nda Anti-Siyonizm Kongresi: Cephe Toplantıları

Zeytunî Tekkesi, 31 Ocak 2026

Panelist

Ahmed Semih ÖZMEKİK

Tamamlandı

Konuşmanın metin dökümü.

 

Esselamu aleyküm. Bu topluluğu saygıyla selamlıyorum.

Konuşmama başlamadan önce söylemek istediğim bir şey var. Yalnızca 7 Ekim 2023 değil, bundan daha önce, yani çok uzun bir süredir, birisini dinlemenin, bir hatip olmanın da bir muhatap olmanın zorluğunu çektiğim bir zamandayım. Özellikle ben 7 Ekim 2023’den sonra öyle zannetmiştim ki; buradaki gerçeklik, yani Filistin’in bize herhangi bir sözcüye ihtiyaç duymaksızın gösterdiği şey ve burada ortaya çıkan gerçeklik, konuşmaya devam eden birçok insanın konuşmasına zarar verecekti. Yani zannettiğim şey buydu. Tekrar söylüyorum: 7 Ekim 2023’ün ortaya çıkardığı gerçekliğin, bir sözcüye ihtiyaç duymaksızın sadece bu olgunun kendisinin yani, kanaat önderlerinin ya da sürekli insanlara hitap eden vaizlerin gerçekliğini apaçık bir şekilde göstereceğini düşünmüştüm. Fakat öyle olmadı. Yani hala konuşmaya devam edebilen insanlar konuşmalarına devam ettiler. Bunda bir beis görmediler. Ve bu gerçeklik yine hala işitebilen kulaklara bir şey söyleyebildi. Gören gözlere bir şeyleri anlatabildi. Dolayısıyla ben kendi adıma, eğer bir konuşmaya başlayacaksak ve bir şey söyleyeceksek, “bunun içerisinde bir teklif olmak zorunda.” diyerek başlıyorum. Ve bugün de kendi nazarımda  kendi konuşmamı meşru yapan şey, bir haberi getirmiş olduğuma olan inancım. Bu teklife olan inancım. İçinde bir teklif barındırdığına inandığım bir haberi bugün getirmiş olmam. Ve ancak içinde bir haberi, bir teklifi barındıran bir konuşma meşru kalabilir. Aksi halde sadece birbirimizle başka bir oyunu sürdürmüş oluruz. Söz konusu haber, söz konusu teklif, bahsi geçen Anti-Siyonizm Kongresi ve geçtiğimiz bir aylık zamanda gündem edilmiş Anti-Siyonizm Kongresi’nin başlığı altında bulunan Cephe Toplantıları. Bugün elimden geldiğince yapacağım şey de Anti-Siyonizm Kongresi vakıasını, yani bu Kongre’nin ortaya koymaya çalıştığı şeyi anlatmak olacak. Kasım ayında artık kendisi ilan etmesinden sonra Kongre’nin neleri hedeflediğini, hatta bundan da önce hangi amaçlarla, hangi gerekçelerle ortaya çıktığını, bütün bunları serd etmeye gayret edeceğim. Ve tekrar söylüyorum, buradaki bütün anlatımım içerisinde de zımnen bir teklif olduğuna inanıyorum ve bu inandığım haberi getirme gayreti içerisindeyim.

Şimdi önce pratik anlamda Kongre’nin ne ifade ettiğini hızlıca söyleyeyim. Şu ana kadar neydi somut anlamda Kongre’nin ortaya koyduğu şey? 8-12 Kasım 2025 tarihleri arasında Kongre birincisinin gerçekleştirilmesiyle birlikte kendi varlığını artık ilan etti. İsmini  “Tarihin Sonu’nda Anti-Siyonizm Kongresi” olarak ortaya koydu. Söylediğim gibi bu tarihler arasında İstanbul’da gerçekleştirildi ve ilk gerçekleştirildiği anda bilaistisna bütün katılımcılarının ortak kanaatiyle varlığında mutabakat sağlandı. Ortaya çıkan karar bildirileri, yani bu ortak kanaatleri, iştiraki derleyen, toparlayan bütün metinlerde buradaki varlığın anlamını lafzen ortaya koydu. Söz konusu Kongre’nin önce pratik anlamda ne yaptığını tekrardan hatırlatayım. 8-11 Kasım tarihleri arasında dört oturumda her gün ortalama yirmi farklı konuşmacının aktif olarak sözcü olması birbirlerini dinlemeleri suretiyle ve ayrıca katılan dinleyicilerin de pasif katılımıyla dört gün boyunca dört oturum gerçekleştirdi. Beşinci günde de karar ve sonuç bildirisi üzerine, dört gün boyunca ifade edilen her katılımcının kendi üzerinde durduğu nazar-i noktaya atıfla bir takım asgari müşterekler yakalanıp bunlar neşrolunup ortaya atıldı. Ve Kongre kendini ilan etti. Pratik anlamda şu anda yapılan şey buydu.

Peki buradaki insanlar ne konuştular? Bu Kongre farklı olarak ne yaptı? Ne yapmaya çalıştı? Şimdi bunlara dönmem gerekecek. Bir kere Kongre’nin en temel olarak yaptığı şey insanlara iki tane soru sormaktı. Elbette Kongre’nin ortaya attığı metinlerde bunların gerekçesi daha derli toplu bir şekilde ifade edilmiş olsa da yeterince basit olduğuna inanıyorum ben. Kongre iki soru yöneltti insanlara. Sorulardan bir tanesi şuydu: 7 Ekim 2023’ten bu yana… Türkiye’deki eylemsellikleri baz aldığımızda ve bunu dünyadaki eylemselliklerle karşılaştırdığımızda geçtiğimiz iki senede Türkiye’deki sivil toplum ne üretti? Gerçekten neden etkili sonuçlar üretemedi? Çok çeşitli yerlerden akademisyen, farklı sivil toplum kuruluşlarına mensup olan, aktivizm yapan, çeşitli kategorilerde insanları topladı. Birinci soru dedi ki, Türkiye’de Filistin konusunda, siyonizmle mücadele konusunda eylem yapan insanların en çok kullandığı cümle, “ben buraya devletler, organizasyonlar, yapılar, resmi kurumlar başarısız olduğu için geldim, bu adımı attım.” cümlesidir.  Dolayısıyla bu cümlenin bize gösterdiği o temsiliyet, o mütekabiliyet problemi bize ne söylüyor? Ve sivil olmayı başaramamamızdan hareketle artık Türkiye’de siyonizmle mücadele edebilmek için kendimize nasıl yeni bir sivil alan inşa edebiliriz? İkinci soru buydu.  Muhataplarından sivil olamadığımıza ilişkin tespitleri beklerken ikinci soruda belki de bu tespitlerin ortaya koyulacağı zeminde herkesten bir teklif beklemişti. İkinci sorunun muhtevası da buydu. Fakat her iki soruda da, sorunun altında yatan bir hüküm vardı. O da şu: Gerçekten kendimize dönüp baktığımızda, kendimizi muhasebe ettiğimizde başarılı olamadık. Yani bir takım şeyleri yaptığımız düşünülebilir, evet. Çeşitli kazanımlardan bahsedilebilir. Fakat biz sivil olmayı başaramadık ve eğer bu şekilde devam edecekse bundan da daha iyi olabileceğimiz için önümüzde bir ışık, bir teklif yok. Dolayısıyla bu iki soru ortaya koyulmuş oldu.

Şimdi, Kongre metninin davetlilere gönderdiği ifadelerde bir takım tespitler yer alıyordu. Belki birçok tespit, birçok olgu aktarılabilir. Ama şu anda yine somut olarak kongrenin içinde barındırdığı teklif ve farklılığı ifade etmemi sağlayacak bazı tespitlerden bahsetmem lazım. Örneğin, belki bu sorular, bu çerçeveyle, şu an burada içinde bulunduğumuz yer gibi ya da başka bir topluluk gibi, yine zaten kendi içinde bulundukları siyasi çizgide eylemlerine devam eden, bulundukları fraksiyonda işler yapan bir çevreyle sınırlı kalmış olsaydı, Kongre aslında şu ana kadar yapılmış olandan farklı bir şey üretmeyecekti yine. Dolayısıyla Kongre’nin farklı olarak ortaya koymak istediği şey, siyasi olarak farklı çizgilerde bulunan insanların bir araya getirerek bu sorulara cevap istemesi oldu. Bunun da anlamı şu aslında: Metne, o bahsettiğim kısma geri dönecek olursam yani, şöyle bir ifade vardı: Hepimiz kendi hassasiyetlerimiz ölçüsünde başkasından şikayetçiyiz. Hiçbirimizin kulağı, bir başkasının acısını, bir başkasının sözünü, eylemini işitmeye açık değil. Basit olduğu kadar ifade etmekte başarılı olduğu temel bir şey var bu cümlenin. Aslında henüz siyonizmle mücadele konusundaki bir problemden, yani henüz Türkiye içerisindeki düşmanla karşı karşıya gelinememiş olması probleminden bahsediyor bu cümle. Çünkü bizler farklı fraksiyonlarda, farklı çizgilerde eylem yapan insanlar, aslında birbirimizin ötekisi olarak işaretlenmiştik. Yani birisi eylem yaptığında bir başkası — yine aktivist bir başkası — o eylem hakkında, işte o “senin eylemin, bu benim eylemim” gibi ifadeleri kullanırdı. Bunlar aslında çok klişe olmuş, “yeni klişeler” denebilecek ifadelerdir. Yani “o onun eylemi, bu benim eylemim. Onların amacı şu, benim amacı bu.” Dolayısıyla aslında sistem, en azından buradaki mücadele konusunda, henüz daha “öteki” kavramını siyonistlere  konuşlandıramamış. Kendi ötekisini içerisinde oluşturmuş ve henüz kendi içerisinde mücadele etmek zaafiyetinden sıyrılamamış bir vaziyette. Bu vasatta bu sorular Kongre tarafından serdedilmişti. Belki yine bu ve benzer problemler farklı pozisyonlarda bulunan insanlar tarafından çoktan ele alınmış şeylerdi. Fakat Kongre buradaki söz konusu olan soruları; alelade bir nitelik olarak değil, mutlak olarak yapılması gereken bir şey şeklinde; farklı ideolojideki, farklı görüşteki insanları bir araya getirerek sordu. Ve Kongre’nin ayaklarından bir tanesini, niteliklerinden bir tanesini bu vasfı oluşturuyor. Aslında bunun anlamı şu: Örneğin Amerika’da apartheid rejimi cariyken bilinen bir eylem var. Bu modern eylemler konusunda kendisine sık sık atıf yapılan bir eylem. 1955’teki Montgomery Otobüs Eylemi. B yerden bir yere hareket eden otobüs içerisinde siyahi bir kadın otobüste oturmasına ırkçılık yüzünden müsaade edilmiyor. Zenciler ve daha sonra farklı gruplardan insanlar o otobüsü kullanmayı reddederek protesto ediyorlar. İşlerine yürüyerek gidiyorlar. Sabah erken kalkıp bir saatte gittikleri yere daha uzun sürede ulaşıyorlar bu protesto eyleminle. Fakat bunun özellikle örnek olarak verildiği nokta şurası. Protesto eylemi, kendi içerisinde görmek istediği değişimi başlatıyor. Yani sadece gösterisel, muhalif olarak sözünü söylemiyor. Aynı zamanda görmek istediği değişimin bir parçasını başlatıyor kendi eylemi içerisinde. Bu aslında yine çok klişe olan Gandhi’nin ifadesi. Hepimizin duyduğunu düşündüğüm bir ifade: “Görmek istediğin değişim sen ol.”. Bu bir açıdan belki bir klişe. İçinde romantik taraflar olsa da, önem arz eden bir tarafı şurası: Aslında Kongre de bir söz-eylem olarak, bir eylem olarak var olduğunda zaten bilhassa kendi tespitlerinde eleştirdiği şeylerin değişmesi konusunda ilk adımı atmış olma niteliğini barındırıyor içerisinde. Yani eleştirdiği şey ne? Örneğin, herkesin kendi hassasiyetleri ölçüsünde başkalarından şikayetçi olması. Bu geçtiğimiz iki sene boyunca cari olan sivil dağınılık. Farklı farklı yerlerde aynı düşmana karşı mücadele edilmesi mesela. Dolayısıyla bunu tespit ettiği yerde, bu sorunu çözmeye yönelik girişimine de sorularını farklı yerlerdeki insanları bir araya getirerek sormasıyla, görmek istediği değişimin bir parçası olmaya başlıyor. Ve tam olarak bu yeni varlık alanında da muhataplarına “Ben bu alanı ortaya koyuyorum, oyunu başlatıyorum. Bu ancak bu kadar. Ve şu anda bu alan içerisinde sizden, hepimizden bu alana sahip çıkmamızı ve burayı birlikte inşa etmemizi  bekliyorum.” Ortaya koyduğu amaç gerekçe metinlerindeki hükümler zımnen bunlardı. Ve pratik anlamda bu şekilde sarahate kavuşmuş oldu.

Şimdi, yine hatırlatılması gereken şey, özellikle Kongre’nin bir konuşma, bir hitap etme etkinliği olmasındansa — yani bir vaaz verme etkinliği olmasındansa — bir dinleme etkinliği olarak tasarlanmış olmasıydı. Aslında zahiren insanlara, işte her gün 20 kişiye, 4 günde 80 kişiye 7’şer dakikalık süre verilmiş gibi görülebilir. Yani herkese sanki, “diğer herkesin seni dinlemesi için sana 7 dakika konuşma hakkı veriyoruz.” dediği zannedilebilir. Ama aslında olayın diğer yüzünde daha hakikatli bir şey var. O da aslında herkesle yapılan bu alışverişin o kişinin konuşması üzerine değil, fakat o kişinin başkalarını dinlemesi üzerine yapılmış bir alışveriş olmasıdır. Yani herkesin 7 dakikası ona verildi fakat o kişiden geri kalan diğer her 7 dakikasını dinlemesi istendi. Dolayısıyla herkes aslında hitap ettiğini düşünürken, sadece bulunduğu yerde başkasının dinleme görevini, dinleme mesuliyetini yüklenmiş oldu. Aslında kimse 7 dakika konuşmadı. Diğerinin 7 dakikasını dinlemek üzere orada var olmuş oldu. Böyle bir program için, ”Anti-Siyonizm’den bahsediyoruz, ama henüz daha Gazze’den, Filistin’den söz etmedik…” gibi şeyler sorulabilir mesela. Yani neden “dinlemek, işitmek”, neden bunlar önemli? Ama tarihin bu aralarında var olmuş insanlar olarak içinde bulunduğumuz bir mücadele, bir aşama var. Ve mesele; şu anda birtakım şeylerden müşteki olmak yerine kendi içinde bulunduğumuz gerçekliği okuyup onunla düşünsel olarak, felsefi olarak ve bütün enstrümanlarla savaşmak mesuliyeti aslında. Bu mesuliyet, bize bu konulardaki incelikleri yakalayabilme sorumluluğunu veriyor. Kongre de en azından bunlar için çabaladı diyebilirim. Dolayısıyla bu şekilde gerçekleştirilmiş oldu. Yani Kongre’nin kazanımı neydi? Süreç boyunca birbirlerini eleştirip belki tahkir etmiş insanların bir araya gelerek birbirlerini dinlemelerini sağlamaktı. Birinci Kongre’nin yaptığı şey sadece Kongre’yi ilan etmekti. Ama bir imkânı ifade etti. Belki burada ilk başta inanmadığımız ama şu an bunu yapabildiğimiz için bize daha mümkün gözüken şeyler vardı. Çünkü “başka bir mümkünü gerçekleştirebiliriz.” dedi insanlar. Ve bu yüzden Kongre’nin varlığında mutabakat sağlandı.

Geçtiğimiz iki senelik zaman dilimindeki psikolojimizi okuyacak olursak, eylem yapıldığı zamanlarda da iki yönelim vardı. Özellikle birbirinin zıttıymış gibi görünen ama birbirine çok yaklaşmış iki aşırı uç yönelim vardı. Ki, bilinen bir söz vardır: Aşırı uçlar birbirlerine yaklaşır diye. Birinci yönelim şuydu: Eylemin anlamsız, aşırı anlamsız sayılması. İkinci yönelim ise eylemin mukaddes sayılması. Yani eylemin aşırı anlamlı olduğunun düşünülmesi. Bunu Kongre’ye bir şekilde bağlayacağım. Fakat burada açtığım bu parantezin en başına şunu ekliyorum. Bütün bu hikâyede kendi psikolojik durumumuzdan söz etmeye çalışıyorum aslında. Şu an hepimiz, özellikle Filistin için, yani Türkiye’de Siyonizmle mücadele etmek konusunda dünya sisteminde bir anlam kıtlığı içerisindeyiz. Ve bilinen bir şey vardır. Anlam kıtlığı, inanç kıtlığı her zaman inanç fazlalığıyla sonuçlanır. Yani birtakım eylemler yapıldığında — yani birinci uçtaki söz —  o eylem aslında hiçbir şeye başaramamış olsa da, işte sadece bir yere yürüme faaliyetini, ritüelini gerçekleştirmiş olsa dahi, o eylem sona erdiğinde insanların şöyle dediğine şahit oluruz: İşte, “Allah eyleminizi kabul etsin. Allah bunu makbul saysın. Allah ecrinizi arttırsın.” gibi. Normalde hepimizin o anda farkında olduğu gerçeklik bize şunu söylüyor: Kesinlikle ne elde etmek istiyorsak onu başaramadık. Belki bir takım sloganlar, bir takım sözler olabilir bu taleplerimizi içeren şeyler. Ama “Hayır!” dediğimiz bir şey var. Fakat elde etmek istediğimiz şeyi birazcık bile başaramadık. Yine de burada mesela, “Şahitliğimizi beyan ettik.” deriz kendimize. Ve çok klişeleşmiş birtakım sözler söylenir. Az önce ifade ettiğim “Allah ecrimizi arttırsın, Allah kabul etsin.” gibi sözler. Buradaki ifadeler bize şunu hatırlatıyor. Bu hayatın, yani kendimize ait olmayan hayatların bir parçası olan Müslümanlar olarak, modern dünyada yaşayan Müslümanlar olarak artık öylesine anlam kıtlığı içerisindeyiz ki yalnızca bu eylem ritüellerini gerçekleştirmekle bir anlam ihdas ediyoruz. Yani bu zaafiyet içerisinde durumda bu özneler, etkili olabilme amacına sahip olan eylemlerinin sonunda bile başka bir şeyi deneyimliyor, başka bir eylemi icra ediyorlar aslında. Tıpkı namaz gibi eda ediyorlar bu eylemleri. Namazın bir özelliği vardır çünkü. Namaz bütün eylemler arasında kendisi için yapılan bir eylemdir. Yani onun amacı o eylemin kendisidir. Fakat düzenlenmiş, planlanmış bir protesto eyleminin amacı o eylemin kendisi değildir. Evet, göstergesel, bu sebeple dolayımsal bir eylemdir. Fakat o bu dolayımla bile kendisinin talep ettiği şeyi gerçekleştirmek, görmek istediği değişikliği gerçekleştirmek ister. Şimdi hal böyleyken zayıf konumda, çok zayıf bir durumda olan bir modern Müslüman, anlam kıtlığı içerisinde aslında tıpkı namazdan sonra birbirimize söylediğimiz o “Allah kabul etsin.” gibi ifadeleri, buna benzer bir ritüel olarak icra etmeye başlattığı modern eylemlerden, protestolardan sonra da kullanmaya başlar. Bu aslında artık eylem bakımından da anlama sahip olmayan şeyleri ritüel olarak yapmaya başlamanın bir göstergesi. Yani zayıf bir konumu ifade ediyor. Şimdi bir uç burası. Yani bir uç, eylemin makbul sayılması. Ben burada şu anda buradaki uç hakkında ne düşündüğümü sarahaten söyleyeyim: Kendi adıma, başarıya ulaşmamış bir eylemin, tesir göstermemiş bir eylemin makbul olduğuna inanmıyorum. Yani esasen söylemek istediğim şey şu: Evet, başarılı olmamış bir eylem makbul olabilir. Fakat en başından eylemime bu gözle bakamam.  Çünkü o zaman “makbul” bir başarısızlıkla barışmış olurum. Ve başarısızlığı gerçekleştiririm böylelikle. Binaenaleyh, eylemimin niyetini makbul saymıyorum olmam ve onun hakkında kötümser olmam, bu tarz zayıf yaklaşımlardan istifade etme kaçamağından kendimi men edebilmem için. Yani o eylemin, kendi içinde de o eylem sona erdikten sonra da; “Allah bu eylemdeki niyetimizi, duruşumuzu kabul etsin.” gibi bir cümle kullanmayı da yanlış buluyorum. Evet, böyle bir niyeti sayıklayabiliriz. Eylemimizin kendisi bir dua olabilir. Fakat Allah’ın başarıya ulaşmayan bir eylemin de makbul sayılacağını düşünüyor olmamızdan razı olacağına inanmıyorum. Eylemimizin bir sonuca ulaşmadığında, istediği şeyi gerçekleştirmediğinde de makbul olduğuna inanmıyorum. Dolayısıyla bu gerçekliği olduğu gibi okuyup buradan hareket etmek görevini veriyorum kendime. Yapabiliyorum, yapamıyorum, orası ayrı. Şimdi “Eylemi makbul saymak” bir yönelimdi. Diğer yönelim ise, küskün insanların, eylem deneyimi olan insanların artık eylemleri tahkir etmesi. Yani eylemlere inanmıyor olmaları. Tam olarak bu içinde bulunduğumuz anlam ve inanç kıtlığında hiçbir şekilde artık hiçbir şeyin yapılabileceğine inanmıyor olmaları. Ve içlerinde bulunduğu intikam yüklü küskünlük. İşte o en başta bahsettiğim bir gerçeğin iki uçları bunlar. Her ikisi de inanç kıtlığından doğmuş. Biri inanç aşırılığı olarak kendini dışarı vurmuş. Diğeri de inançsızlık olarak kendini dışarı vurmuş. İki aşırı uç. Bunun Kongre ile alakası da şu: Böyle bir psikoloji içerisindeyiz. Dolayısıyla bu psikoloji bizim “böyle şeyleri anlamsız görmemiz” ve “şöyle şeyleri tahkir etmemizle” sonuçlanabileceği gibi, benzer şekilde kendi eylemimizi de çok mukaddes, çok anlamlı ve kesinlikle herkesin içinde olması gereken bir şey olması şeklinde yorumlamamıza yol açabilir. Bu ikisi de dediğim gibi kaçınılması gereken ve mutlaka bu şekilde okunması, bilincinde olunması gereken iki yanlış bilinç.

Kongre’nin tasarımlandığı süreçlerde kullandığım bir ifade vardı. Kongre ilk göründüğü haliyle başkalarının nazarında çok somut bir yere oturmamıştı başta ve buna ilişkin bir vakıayla karşılaştığımızda demiştim ki, “Hepimiz kendi eylemlerimiz konusunda inançlı, başkalarının eylemleri konusunda realistiz”. Yani kendi eylemimizin talep ettiği şeyler söz konusu olduğunda gerçekten de inançlı, idealist; fakat başkalarının eylemlerini gördüğümüzde de realist bir tavra bürünüyoruz. Aşağı yukarı bu on dakikada serdettiğim, yer yer farklı noktalardan ifade ettiğim bu psikolojik durum aslında Kongre’nin yüzleştirmeye çalıştığı, insanların içinde bulunduğu ruh hallerinden birini ifade ediyor. Ve Kongre böyle bir durum içerisinde hareket etmeye çalışıyor. Bütün bu hikayenin bağlandığı ve aslında bütün söyleyeceklerimin özeti saydığım — Kongre’nin de üzerine bina edildiği — iki temel yargı bulunmakta. Kongre’nin üzerine kurulduğu gibi birinci yargı, acele ediyor olmanın tarihsel olarak bizi yavaşlatıyor olması. Tekrarlıyorum: Acele etmenin tarihsel olarak bizi yavaşlatıyor olması. İkinci yargı ise, Siyonizmle mücadele konusunda kendi başımızın çaresine bakmak zorunda olmamız. Yani birincisi acele ediyor olmanın tarihsel olarak bizi yavaşlatması, öteki ise kendi başımızın çaresine bakmak zorunda olmamız. Aslında hem Kongre’nin hem az sonra üzerinden kısaca geçeceğim bu Cephe Toplantılarının amacı bu ikisinin reddedilemez iki şey olduğunu ifade etmek. Bunların altını biraz açmak gerekecekse, mesela neden kendi başımızın çaresine bakmak zorundayız? Kongre, üzerine kurulduğu sacayağının bir ayağında “sivillik” kavramını kullandı. Sivillikten de önce diğer kavram “Anti-Siyonizm”, diğeri de Gazze idi. Fakat sivillik aslında çerçeve olarak Kongre’nin üzerine kurulu olduğu farklı bir kavram oldu. Ve altı çok farklı şekilde doldurulabilir, birçok şey eklenebilir ama dönüp dolaşıp bu kavramla söylemeye çalıştığımız şey kendi başımızın çaresine bakmak zorunda olduğumuzdur. Burada tabii  kendimizden bahsediyoruz. Peki başkası kim, ötekiler kim? Tekrardan sizi o Kongre’nin ikinci sorusuna götürüyorum. “Devletler, organizasyonlar, yapılar başarısız olduğu için ben buraya geldim. Ben bu adımı attım.” Birtakım tesir alanlarına dokunabilmiş eylemlilikler ve insanlar bütün dünyada var olduklarında sivil olarak, yani kendi başlarına olarak var oldular. Ve Gazze konusundaki kazanımlar, devletler, diğer resmi kuruluşlar, bunun gibi yerleşik organizasyonlardan doğmadı. Yani devletler, dünya sistemi içerisinde onlara bağlı olan o diğer resmi kurumlarla birlikte Gazze konusundaki tesir alanını genişletmek şöyle dursun, insanları, kendi halk kitlelerini sönümlemek, onların eylemselliklerini massetmek ile varlıklarını gerçekleştirdiler. Ve bir şey yapıldığı zaman, bunları gerçekten sıradan denebilecek insanların organizasyonu, yani sivil olan insanların işleri yaptı. Elimizde bulunan gerçeklik buydu. Ve aslında Kongre, sorularında zımnen yatan bu gerçekliğe insanları davet ederek bu tespite katkılar yapmalarını bekledi. Herkes kendi katkısını sunduktan sonra Kongre aslında idrak ve beyan etti ki hepimizin asgari müştereği bu. Yani hepimizin asgari müştereği, hiçbirimiz devletten bir şey beklememesi. Hatta bu cümlenin içerdiği bir yanlışlık da var. Çünkü söz konusu mücadelede devleti bir odak olarak dahi kabul etmiyoruz. Sadece ve sadece kendi başımızdayız. Bu mücadelenin asıl sahipleri, asıl sorumluları biziz. Ve herhangi bir şey yapılacaksa şu ana kadar olduğu gibi bunun devletler, veyahut böyle odaklar aracılığıyla gerçekleştirilemeyeceğini, mücadelenin sadece siviller aracılığıyla gerçekleştirilebileceğini görüyoruz. Belki bu yapılar yalnızca siyonizmle mücadele için araçsallaştırılabilirler. Özetle görüyoruz ki iki yıldır kendi başımızın çaresine bakmak zorundaydık. Madem bu böyleydi o zaman bunu ikrar edelim ve kendimize diyelim ki evet şimdi bu gerçeği kucaklayalım. Yani kendi başımızın çaresine bakalım. Madem iki senedir kendi başımızın çaresine baktık, o zaman artık bu mutlak olarak değişmezimiz olsun. Kendi başımızın çaresine bakmak zorunda olduğumuz için bunu yapalım. Dolayısıyla sivillik kavramın söyleyebileceği, dönüp dolaştığı tek yer burası. Ve çok basit, çok sade olması aslında onun kendisine kolay ulaşılır bir haber olduğunu söylemesin bence bize. Çünkü insanların kendi başlarına olduklarının farkına varması, hala yaşayan varlıklar olarak bir şey yapmak zorunda oldukları ve bir de bunu yapabilecekleri gerçekliğiyle tanışmaları; o kadar sade, o kadar kolay alınabilen ve o kadar kolay geçebilen bir şey değil. Çünkü içinde bulunduğumuz düzende inançsızlığın bir dışavurumu olarak hepimiz Gazze konusunda aciz, devletlerin birer mensubu olan yani içinde bulundukları sistemde pasif birer edilgen katılımcılar olduğumuz gerçekliğini deneyimliyoruz. Dolayısıyla bu herhangi bir şey yapmamak için elimize geçerli bir mazeret veriyor. Aslında bir bakıma bu kölelik, mesuliyeti düşüren bir imtiyaz oluyor. İnsan zaten köle olduğunda, özgür olmadığında yani, zaten kendini bir şey yapmaya mes’ul saymaz. Onun rahatlığını sürer. Denir ki, insanlara yapabileceğimiz en ciddi kötülüklerden biri onlara özgürlüklerini geri vermektir. Çünkü özgürlük öyle kolay başa çıkılabilecek bir şey değildir. Nihayet Kongre, hala bu dünyada var olmamız, bu gerçekliğimiz ve yaşıyor olmamız, bu gerçekliğin gerekliliğini yerine getirmemiz gerektiğini de bize hatırlatıyor. Kongre herkesi yapmak zorunda olduğu şeye davet etmeye çalışıyor. “Yaşamak zorundasınız, öyleyse bir mücadelenin içerisinde olmak zorundasınız.” Hepimiz aynı zorunluluğun içerisindeyiz. Dolayısıyla bu sivillik meselesi sadece buydu. “Başka hiçbir odağı düşünmeyin ve hiçbir dengeyi gözetmeyin. Sadece biz bir araya geleceğiz ve sadece biz bu savaşın sorumluları, bu savaşın yöneticileri olacağız.”

Bu mücadelenin yönteminin tanımlanması açısından da ikinci, bu en başta ifade ettiğim, Kongre’nin üzerine kurulu olduğu ikinci yargı, acele etmenin tarihsel olarak bizi yavaşlatması gerçeğiydi. Aslında bu kendi içerisinde tefsirini barındırıyor. Hepimiz bugün eylemlerde modern eylem formlarını takip ediyoruz. Modern vurgusunu yapıyorum. Çünkü bundan belki 150 yıl önce olsaydı, o aralıkta yaşayan insanlar olarak işte bir yerlere gidip bir yerleri protesto etmeyecek, bu tarz gösteri eylemleri yapmayacaktık. Aslında eylem kelimesi Türkçe’de var fakat İngilizce’deki ifadesi daha doğru. Orada “demonstrations” olarak geçiyor. Yani gösteriler. Aslında bugün yaptığımız eylemlerin her biri bir gösteri eylemidir. Gösterinin kendisi bir amaç taşımaz, kendisi aracılığıyla demokrasilerde güç odaklarına bir şey söyleme amacı taşır ki dolaylı olarak amacına ulaşabilsin. Bugün yaptığımız bir belki de tırnak içinde namaz olarak ifa edilen bu makbul sayılan eylemler aslında modern eylemler. Doğrudan müdahale etmek fikrini içerisinde barındırmayan eylemler. Bu şekilde iki sene geçti. Bunların kazanımları, getirdiği ve öğrettiği şeyler oldu. Fakat bunları bu eylemlerin içerisinde bulunan insanların bizzat kendileri deneyimlediler. Aktivizmin etki alanının belli bir sınırlılığa sahip olduğunu örneğin. Yani bu şekilde muhataplarla konuşarak güç odaklarından bir şeyler talep ederek somut şeyleri gerçekleştirmenin zorluğunu deneyimleyen ve eylemlerin sınırlarına şahit olan insanların bizzat kendileri mezkur eylemlerin failleriydiler. Dolayısıyla şu anda siyonizmle mücadele ederken aynı zamanda modernizmle mücadele ettiğimizin de bilincinde olmamız gerekiyor. Mesela malum bir şey: — Hepimiz açısından da öyledir — Bugün İsrail’in güvenliğini kuruyan yegane kavram, yegane modern meselelerden bir tanesi ulus devlet sistemidir. Yani, içinde yaşadığımız Westphalia sisteminden bahsediyorum. Bundan eğer 150 sene önce de yaşıyor olsaydık biz; sınırlar, daha sonradan icat edilmiş edilmiş hüviyetler, şimdiki gibi meseleler olmayacaktır. Elbette kötülüğün olmayacağını söylemiyorum. Fakat bu şekilde vuku bulmuş, çok küçük bir kara bahçesinde sıkıştırılmış ve diğer bütün dünya vatandaşlarının yalnızca kendi gündelik hayatlarına pasif katılımları, alışverişleriyle idame ettirdikleri hayatın bir başka hayatı sistemsel olarak şiddete uğrattığı bu zamandaki gibi herkesin işlediği bir suç olmayabilirdi bu kötülük. Dolayısıyla bugün siyonizmin hükmünü sürdürebilmesinin içerisinde yatan gerçekler, modern gerçekler. Bu bizi bu Kongre’nin üzerinde kurulu olduğu ikinci ayağa götürüyor: Acele etmenin tarihsel olarak bizi yavaşlattığı yargısına. Kongre’nin çok net söylediği bir şey varsa o da bizi bir kere kendi konforlu alanımızdan alıp düşünmeye, bu kavramlarla mücadeleye davet etmeye kışkırtması aslında. Yani eğer verili bir mücadele arıyorsak, “bize şunları yapın.” denebilecek, ya da bize ne yapılacağının söylendiği bir yer arıyorsak elbette gayet tabii bunun yeri Kongre olmayacak. Kongre aslında muhataplarını kendi içerisinde düşünce üretecekleri, bu kavramlarla mücadele etmeyi mücadelenin içerisinde öğrenecekleri, mücadelenin içerisinde mücadeleyi yeniden tanımlayacakları bir alana davet ediyor. Dolayısıyla aslında bu biraz sabre davet etmek etmek. Hatta biraz değil, mutlak olarak sabre davet etmek demek. Çünkü belli bir yerde durup düşünerek, neyle karşı karşıya olduğumuzu tespit ederek, süren bir mücadelenin gerekliliğinden söz ediyor bu teklif. Dolayısıyla yineliyorum. İki gerçeklikten bahsetmiştik. Birincisi, kendi başımızın çaresine bakmak zorunda olmamız. Diğeri, acele ediyor olmanın, yani hemen bir şeyler istiyor olmanın bizi aslında tarihsel olarak yavaşlatıyor olması. Kongre’nin üzerine kurulu olduğu iki temel yargı bu. Ve bu şekilde kendini gerçekleştirdi.

Şimdi bugün elimizde üzerine çalışılmış olan bir Cephe Toplantıları meselesi var. Bu toplantılardaki amaç da, işte Adem abi de buradaydı. Kongre’de kendi konuşmasında demişti ki, “Panel forum nasıl olursa olsun sadece bu format, yani herkesin söz hakkı alabileceği formatın devam ettirilmesiyle Anti-Siyonizm Kongresi bütün Türkiye’ye yayılsın.” Onun gibi birçok katılımcı kendi ideolojilerince kendi tuttukları pozisyonunun gerektirdiği kavramsal şemalarla bu görüşe iştirak ettiğini bildirmiş oldu. Sadece periyodik olarak Kongre’nin; yani İkinci Kongre’nin, Üçüncü Kongre’nin devamı değil. Aynı zamanda bunun bütün Türkiye’ye yayılması. Buradaki farklılığının da yine yeniden altına çiziyorum: Kongre, bizim özellikle vurguladığımız haliyle “sahipsiz” olan bu Kongre, ancak başkaları tarafından sahiplenilmekle gerçekleştirilebilecek bir şeydir. Biz şu anda Cephe Toplantılarının ilkini hem bir örnek teşkil etsin hem de diğer Cephe Toplantıları için karar alabilelim diye İstanbul’da 8 Şubat’ta Allah nasip ederse gerçekleştirmek üzere bir plan yaptık. Ve özellikle Cephe Toplantılarının birkaç tane amacı var. Bunlar zaten Kongre’nin ortaya koyduğu amaçlar, hedefler. Kongre’yi toplumsallaştırabilmek, daha çok kişinin söz hakkını alabilmesini sağlamak gibi hedeflerin yanısıra; hem Birinci Kongre’nin paydaşı olmuş, o an katılmasa bile daha sonradan onu görerek, ona şahit olarak, ona gönül vermiş birkaç insanın şehir dışından katılımıyla bu insanlardan daha sonra buradaki Cephe Toplantısı’nı görüp kendi illerinde bu ve bunun benzerini gerçekleştirmelerini bekliyoruz. Birinci Cephe Toplantısı’nın amacı aslında şehir dışından gelen insanlara, o toplantının muhtevasını o toplantıyı icra ederek anlatabilmek. Yani şurada bir parantez açmak lazım. Özellikle bu şekilde birisi varlık bildirdiğinde benim karşılaştığım ve değerli olduğuna inandığım bir şey bu. Kongre’ye Anadolu’daki diğer illerden şahit olmuş, daha önceden sosyal medyadan görmüş insanların sözlerinde, yüzünde gördüğüm bir şeydi bu: Herkes bir şeyler yapmak istiyor fakat kimse ne yapacağını bilmiyor. Ama herkes bir yerden başlaması gerektiğinin farkında. Tıpkı bize “Siz bildiklerinizle amel edin, Allah size bilmediklerinizi öğretsin.” denilen sözdeki gerçeklik gibi hepimiz bir amele yaslanarak bir yerden bu bildiklerimizle başlangıç yapmak istiyoruz. İçinde yaşadığımız hayat, bizi kuşatan, çevreleyen hayat, öylesine reddedilemez bir biçimde sunuyor ki kendini. Bir şey yapmak isteyen insanlar, çok çabuk yılgınlıklarla, inançsızlıklarla, yalnızlıkla mücadele ediyorlar. Ve bir şeye atıldıklarında görmek istedikleri şey kendisinden cesaret alabilecekleri başka bir cesaret. Yani cesaret hakkında yine bilinen bir şey vardır. O kendiliğinden vuku bulmaz aslında. Her zaman bir başkasından alınır. Ve bir bütünün parçası olma duygusu özellikle Kongre’nin şimdi üzerinde yürüyeceği gerçekliklerden bir tanesi. Kongre başlığı altına davet edildiklerinde insanlar, sadece söz söylediklerinde bile bir bütünün parçası olma duygusuyla cesaret buluyorlar ve biraz daha kendilerinden emin bir şekilde var olabileceklerini beyan ediyorlar. Bu önemli bir gerçek.

Şimdi o sözünü ettiğim Cephe Toplantısı 8 Şubat 2026, yani haftaya pazar Taksim Camii’ndeki kültür merkezinde gerçekleşecek Allah nasip ederse. Burada bir şekilde süreç boyunca tanışılmış, selamlaşılmış başka illerden gelen insanlara söz hakkı verilecek. Daha önce konuşulmuş birkaç şahısla birlikte o gün oraya ilk defa gelecek olan insanlar da olacak. Herkese 3’er dakikalık, 5’er dakikalık söz hakkı verilerek kendi bulunduğu noktada duygularını, düşüncelerini, Kongre’de yapabileceği şeyleri anlatmaları beklenecek onlardan. Ve Kongre’nin teklifinin, bu söz hakkıyla başlamasını ve bu başlayan varlık bildirisiyle birlikte insanların sorumluluklar almalarını istiyoruz.  Birinci Kongre hedeflerini psikolojik düzeyde gerçekleştirdi ve gerçekleştirmeye devam ediyor. Bir söz olarak eyliyor kendini. Ve başka düzeylerde de hedefleri var. Her ne kadar acele etmek istemese de artık zamanla buradaki örgütlenme, buradaki bir aradalığın devam etmesini istiyoruz. Entelektüelizm ve aktivizm arasında sabırlı olunması gereken bir aralık içerisindeyiz. Bu aralıkta da beklenilen, anlaşılması ümit edilen şey burada hiç kimsenin bir başkasına görev vermeyeceği. Herkesin “Ben bunu yapabilirim ve bunu yapmalıyım.” yani “Ben de kendi başımızın çaresine baktığımız bu yerde kendi başımın çaresine şöyle bakabilirim.” gibi şeyleri söylemesi bekleniyor. Ve önümüzdeki o programda çeşitli boşluklar, ihtiyaç alanlarından bahsedilerek davetler yapılacak olsa da insanların bulunup burada var olmaları, bunu sahiplenmeleri bekleniyor. Bu çerçevede bunlar bizim hedeflediğimiz, ortaya koyduğumuz ilk şeyler, ilk hedefler. Tabii Birinci Kongre’de olduğu gibi Kongre devam eden sivil dağınıklığı, ayrıştırıcı hatları meşrulaştırmayacak şekilde hala kendisini genişletmeye çabalıyor. Gerçekten de mesela Birinci Kongre’den sonra şöyle sözler sarf edenler olmuştu. Karşıdaki, yanında oturan insanla karşılaştığında dediler ki birileri, “Gerçekten bu insanla nasıl yan yana oturabildiğimi anlamıyor ve nasıl bir araya gelebildiğimize şaşırıyorum.” demişlerdi. Dolayısıyla Kongre aslında bu toplumsal çatlakları, işte jargon, ıstılah gibi kavramsal farklılıkları bir kenara koyarak düşman ortak olduğunda ortak bir mücadelenin hukukunun birlikte nasıl geliştirilebileceğini dair bir cevap aramaya davet ediyor. Biz kesinlikle aynı ideolojiye sahip olmayabiliriz. Hatta olmayacağız da. Fakat bu bizi aynı düşmanla savaşmaktan alıkoymamalı. Bir mücadele hukuku yürütebiliriz. Bu kesinlikle bir birleşme fetişizmi değil. Herkes yine siyasi olarak kendi bulunduğu yerde, kendi kimliğiyle kendini ifade edecek. Fakat tekrar ifade ediyorum, Kongre’nin bu farklılıkları ifade eden insanların düşman ortak olduğunda ortak bir mücadelenin hukukunun nasıl olabileceğini de araştırıyor şu anda. Ve yeni bir oluşum değil. Bilakis, bu tarz-ı hareketinde siyonizmle mücadele eden bütün fraksiyonların doğal destekçisi olarak görürken bir çağrı ve bir fikir aslında. Mottosunu da böyle ortaya koymuştuk: Hayatın her anında, her yerinde diye. İçinde bir koordinasyonum, bir arayışın bulunduğu bir fikir. Kesinlikle bir çatı, yeni bir oluşum değil. Bir çağrı ve bir fikir.

Bu şekilde önümüzdeki hafta Cephe Toplantılarının birincisi gerçekleşecek. Burada ben özellikle “Birinci Kongre’de ne ortaya koyuldu? Ne kazanıldı? Ne amaçlandı? Bundan sonra da ne hedefliyor?” gibi sorulara dair temel hatlarda bir çerçeve çizmeye çalıştım. Özellikle Kongre’den söz açtığım zamanlar çok sık kullanmaya başladığım bir ifade var. Yine bu ifadeyi kullanarak tamamlamak istiyorum sözlerimi. Konuşmacılar, hatipler sözlerine başlarken mutat olduğu üzere Hz.Musa’nın duasıyla sözlerine başlar. Ben de bu ayetlere dönerek sözlerimi bitireyim. Yine Taha Suresi’nde Hz. Musa ehline der ki “Ben ileride bir ateş parçası, bir ışık gördüm. Oraya gidiyorum. Belki size oradan bir kor getiririm. Ya da belki orada bir hidayet bulurum.” Ve Hazreti Musa bunu söyleyerek ehline, o ışık parçasına doğru yürümeye başlar. Yani bunun bana öğrettiği şey, buradan öğrendiğimi düşündüğüm şey şu: Kongre gibi, inancın dinamik ontolojisini gerektiren eylemler böyle çeşitli ışıklar saçar.  Evet, Kongre de içerisinde gizem ve bilinmezlikleri barındırıyor. Fakat kendisine yürünüldükçe, kendisine doğru adım atıldıkça, kendisinden kendi mücadelemize bir kor taşıyabileceğimiz, bir parça taşıyabileceğimiz bir alan olabilir. Yani inançla öğrenilen şey, bir tür bilinmeze hazır olmak, bununla yüzleşmek, bunu olumlamak ve kabul etmek. Bunlar Müslümanca tavırlar. Ve Kongre’nin benim gözümde taşıdığı anlam da aslında sadece bundan ibaret. O bir ışık ve belki kendi mücadelemize oradan bir parça kor taşıyabiliriz. Belki orada bir şey bulabiliriz.

Bir gizem de şu belki: Tarihte hep kesin inançlar üzerine insanlar eylemler gerçekleşti, gerçekleştirildi, Kongre özelindeki gizem şu: Acaba kesin bir soru üzerinde eylemler gerçekleştirilebilir mi? Yani şu ana kadar tarihte hep kesin inançlarla yapılmış örgütlenmeleri, ilerleyişleri gördük. Acaba biz kesin bir soru etrafında örgütlenebilir miyiz? Kesin bir soru etrafında bir arayış, bir eylemin içerisinde olabilir miyiz? Aslında Kongre’nin galiba gösterebileceği, kendisine ilişkin hem menfi hem de müspet anlamda birtakım sonuçları ortaya çıkartabileceği hususlardan bir tanesi bu olabilir. Bir soruya inanmak benim için Allah’a inanmakla eşdeğer. Müslüman olmak, bir sorunun gücüne inanmakla eşdeğer.  Bir soruya inanmak da aslında “Hayır’” demekle eşdeğer. Yani neye “Evet!” dediğimize dair elimizde bir kesinlik olmasa da neye “Hayır!” dediğimiz konusunda hiçbir şüphe yok. Ben, bize dayatılan, içerisinde korkunç çirkinliklerin, kendi hayatlarımızın sistemsel olarak bir başka hayatları zulme uğrattığı bu düzeni kesinlikle reddediyorum. Bunun bir parçası olmayı reddediyorum. Ve neyin mümkün olduğunu bilmesem de bu hayatı devam ettirmemin, bu şekilde devam ettirmemin imkansız olduğunu biliyorum. Dolayısıyla “Hayır!” dediğim şey konusunda hiçbir şüphem yok. Ve tekrar bunu uyguluyorum: Bir soruya inanmak, dolayısıyla Allah’a inanmak, “Hayır!” demekten başka hiçbir anlama gelmiyor. Kongre’nin şu anda bulunduğu yer burası. Yani “Hayır!” diyen insanların yeri. “Hayır!” demeye devam edecek olan insanların yeri ve kendi başlarının çaresinde sadece inançlarıyla, inançlarının onlara verdiği cesaretle “Hayır!” diyen insanların yeri olmaya devam edecek inşAllah.

Şu anda bu duyarlık… bu nesil, özeleştiriyi bir zaaf, korkaklık addeden bir kültürün taşıyıcısı olmayı reddeden insanların nesli. Onların çağrısı. Bu Kongre’deki muhasebe zeminine birçok insan davet edildi. Fakat aralarından büyük bir kesim buradaki muhasebeyi, öz eleştiriyi yıkıcı bulduklarını ifade etmişlerdi. Fakat bir gerçekliğe kavuşmak, bir şeylere ulaşmaktan söz ediyorsak önce buradaki zaafiyetin itirafının yapılması gerekir. Evet, gerçekler acıdır ama içlerinde iyileştirici bir taraf da vardır. Ve bunların hesabı görülmeden yeni bir atılımdan da bahsedemeyiz. Benim inandığım şey bu ve bunu yineliyorum. Buradaki çağın ruhun, buradaki mevzubahis insanlar, şu anda kendilerine tevarüs eden önceki kültürün taşıyıcısı olmayı reddeden insanlar. Ve bunda da bir zaaf değil, bilakis inançlarının onlara verdiği cesareti buluyorlar.

Bugün size Kongre ve Cephe Toplantıları hakkında bir haber getirdim. Benim için tek meşru konuşma buydu. Teşekkür ederim.

Dinleyicilerden bir soru: Allah razı olsun. Ben bir sual tevdi edebilir miyim? Şimdi Anti- Siyonizm Kongresi adı altında toplanıldığında iddialı bir isim ve bunun karşı cenahta da bir aksül ameli olmalı. Sizin faaliyet başladığından, icra edildiğinden beri Siyonizm tarafından — menfi ya da müspet — herhangi bir muhattaplık oldu mu? Ikincisi hususiyetle iki seneden bahsedelim. İki seneden beri dünya üzerinde bir hassasiyet var mevzuyla alakalı. Çok insanlar farklı fraksiyonlar üzerinden ortaya çıktılar. Bir şeyleri yapmaya çalıştılar. Hem aksiyon bakımından, hem konuşma bakımından, hem yazma bakımından. Ama gelinen nokta ortada. Sizin yaptığınız faaliyet içerisinde, istikbalde çekindiğiniz, çekindiğiniz mevzular üzerinden aldığınız tedbirler var mı?

Birinci soruya şöyle cevap vereyim. Bu Kongre haberinin Siyonistlere ulaştığından ve onların bundan rahatsız olduğundan haberdar olduk. Fakat görünürde buradan gelen herhangi bir somut saldırıya maruz kalmadık. Fakat bu sorunuz şunu açığa çıkarmak için güzel bir soru olur: Evet, ne yazık ki düşman yerine yine Müslümanlarla cedelleştiğimiz o eski ve tipik durumun içerisinden çıkabilmiş değiliz henüz. Kongre başından sonuna kadar hazırlık sürecinde sadece Müslümanlarla mücadele etti.

İkinci soruya dönersek, evet, şu anda aslında birtakım handikaplar var. Bunlar Kongre’nin aslında en başta ifade ettiğim şu zihinsel konforları geride bırakarak insanları yeni bilinmezlere açmasıyla aşmayı ümit ettiği şeyler. Örneğin tarihin sonunda olmaklıktan söz ediliyor. Şimdi ana kadar bu tezin de diskalifiye olduğunu biliyoruz. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla dünyada komünizmin yok olduğu, ve  kapitalizmin, yani içinde yaşadığımız liberal-demokrat demokrasilerin sözünün geçtiği ve artık tarihin sonuna ulaştığımız gerçekliğine küçümser bir gözle bakıyor aslında Kongre. Dolayısıyla aslında önüne aldığı “Tarihin Sonu’nda” adını pejoratif bir manada kullanılıyor. Çözüm olarak da yine kapitalizmin yanına koyulmuş alternatifleri değil, fakat bize ne gerekiyorsa bunları hazır ve yazılı olan tarihin içerisinden almayacağımızı, bugün artık yeni bir çağda, yeni bir mücadelenin içerisinde olduğumuzu ve bir kere bunun düşünsel hesaplaşmasının yapılması gerektiğini ortaya koyuyor. İstikbal için alınan birinci önlem, elimizde verili bir çözümün olmaması. Yani verili çözümleri kabul etmeyişimiz. “Bu yöntem, şu yöntem.” değil. Veyahut şu an teklif olarak addedilen işte şu kavram, bu kavram, bu cenah değil. Hepimiz önce bu mücadelenin nasıl yapılması gerektiğini çözmekle mes’ulüz. Belki çok korkunç, gizemli, çok bilinmez gelebilir. Fakat bir kere şu ana kadar yapılmış olan şeyleri reddetmek olduğu için en başa koyulmuş önemli bir tedbir olduğunu düşünüyorum.