Tamamlandı

Anti-Siyonist Olmak, Deneyimler ve Tasarımlar

 

Panelistler

Talha KÜÇÜKKAYA

Ahmed Semih ÖZMEKİK

Tamamlandı

Konuşmaların metin dökümleri.

Talha KÜÇÜKKAYA

[40 dakikalık bir kayıt eksik.]

Hukuka dair güven biz doğrular açısından, kuzey Afrikalar açısından, Zenciler, lanetliler, barbarlar açısından zaten son 50-60 yıllık serüvende sarsılmış ve hiçbir beklentimizin olmamış olduğu bir gerçekliğe varmış olmamız gerekiyordu. Esas itibariyle. Ve biz bu hukuka dayanarak sonuç alacağımıza dair inançtan da vazgeçmiş olmamız gerekiyordu. Ama günün sonunda hala bu hukuktan bir şey beklenebilirmiş gibi, İsrailli adalet divanına şikayet edelim gibi işler yürüyor. Ama açık ki bizim hukuka güvenimizin, uluslararası hukuka güvenimizin sarsılmış olduğuna benzer nitelikte Avrupa’da da bu gerçekleştiğinde toplumda güçlü olan haklı olmaya devam ettiği için şu anda İsrail her geçen gün küstahlaşmaya devam ediyor. Rasyonel de davranmıyor artık mevcut şartlarda. Birçok ülke bu kadar zulüm yapmışken aslında tepkileri almama gibi bir refleks gösterebilirken küstahlaşmaya devam ediyor. İran’a vurmuş olması 5-6 yıl önce düşünsek herhalde komplo teorisi der geçeceğimiz bir hadiseyken Yemen’in bütün Bakanlılar kurulunu katletti. 13 bakanı öldürdü. Bu arada Lübnan’a vurdu. 3-4 ay onu televizyonda izledik. En son yakın zamanda Katar’a vurdu. Bunlar hepsi o küstahlığın sonuçları. Normal şartlarda rasyonel bir devlet bunları yapmaz. Yapması gerekmez çünkü kendi aleyhine işlemeye başladılar. Bir diğer durum da bu hukukla kurduğumuz ilişki açısından söylüyorum. Devletler, ulus devlet refleksleri de göstermemeye başladılar bu son iki yılda. Türkiye’de diyelim ki, tamam şunu anladık, Bağcılar düşerse Gazze düşmüyor. Bu net. Ama Gazze düşerse Bağcılar düşer gibi bir yaklaşımla şunu ifade edenler var. Evet, Türkiye’nin sınırları Gazze’den başlıyor. Çok samimi söylüyor bunu. İyi tamam. Onun için bir varlık göster o zaman. O da yok. Sivil toplum açısından söylemiyorum. Ya da diyelim ki Avrupalı bir ülke, ulus devlet, Fransa vatandaşlarını düşünün, İtalya vatandaşlarını düşünün, İspanya vatandaşlarını düşünün, Kendi toplumu ile kurduğu bağ ne? Ben Fransızların yönetimiyim. Ve bu devletin bekasını, menfaatlerini dikkat alarak hareket etmek durumundayım. Senin halkın toplu olarak meydanlara iniyor. İtalya’da iki gün önce biliyorsunuz bütün sokaklar kilitti. Hiçbir tren çalışmadı, hiçbir liman çalışmadı. Bunu da yapmıyorlarsa demek ki artık gerçekten komplo teorisine gerek yok dediğim mesele bu. Bu kadar aşikar bir şey artık.

Bu kısa aralığı ifade etmemin sebebi, March to Gaza’nın bir sivil hareket olarak çıkmasının temel esprisi dünyanın içinde bulunduğu krizin bir sonucu. Akabinde evet orada gözaltı sürecinde biz gemi organizasyonu olacağından haberdar olmuştuk ama kim nasıl organize edecek bilmiyorduk bunu. Döndük yaklaşık Mart ayından Ağustos’un 3’üne kadar düşünüldüğünde, 3-4’üne kadar düşünüldüğünde yaklaşık 3-4 aylık serüven içerisinde bu çalışılmış. Yine form açıldı. Başvuru formları. Bir uluslararası form var. Bir de Türkiye delegasyonu açtığı form var. March to Gaza’da da böyleydi bu arada. Hem uluslararasına başvurmuştum hem Türkiye’ye. O ikisini birleştirip, karşılaştırıp ilk başvuranları aldılar. 150 kişi. Dolur dolmaz kapattılar.

Ama Global Sumud Filotilla için başvuru yapmaya başladığımda bir baktım ki hangi STK’ya üyesiniz diye bir şey var, doldurman gerekiyor. Bundan önce katıldığınız bir etkinlikte, dernekten ya da vakıftan aldığınız bir şey var mı? Ne derler? Ben öyle olunca biraz endişelendim açıkçası. Niye böyle bir noktaya geldik? O yine içinde yaşadığımız toplumsal gerçekliğin bir dışa vurumu. March to Gaza’da evet, gerçekten birçok dernekten, vakıftan insan vardı. Ama organizatörlerin, organizasyonu ayarlamaya çalışanların, bunun için emek vermeye çalışanların kriteri dernek üyesi olmanız, STK üyesi olmanız değildi. Kardeşim biz Mısır’a gideceğiz. Mısır’ın şartlarını biliyorsunuz. Refah sınır kapısına yürüyeceğiz. Bir sürü zorluğu olacak bu sürecin. Eğer böyle bir niyetiniz varsa buyurun. O esnada da tabii katılım çok olacağı için 150 kişi, ilk 150 başvuruyu alıp kapatmışlardı. Ama bu sefer March to Gaza’dan oluşan rüzgarın etkisini biz hemen Türkiye’de sivil toplum dediğimiz dernek vakıflarda görmüş olduk. Böyle bir şey gerçekleşmiş. Hiçbir dernek tek başına bu işi üstlenmemiş. March to Gaza için söylüyorum. PR çalışması da yapamadılar March to Gaza’dan. Global Summit Filotilla’nın olacağıyla ilgili artık veri var ellerinde. Sivil bir hareket, uluslararası. Şimdi artık oranın köşesini onlar tutacaklar.

Çok açık söyleyeyim. Bırakın dernek vakıfları, partiler de bu işin içine girdiler. Parti organizasyonu ayrı, Global Movement Türkiye delegasyonuna başvuruda alınan yaklaşık 85 kişilik listede sadece 5 kişi dernek vakıf üyesi değil. Böyle bir gerçeklik var. Benim orada olabilmemin imkanı ise herhangi bir özel torpilden kaynaklanmıyor. March to Gaza’ya gitmiştim. Orada o organizasyonu yapan Hüseyin Durmaz hocalarıyla tanışıyordum. Dedim ki ben o listeleri de doldurdum. STK falan üyesi de değilim. Bu kadar. Ama işin sonunda böyle meseleler vardı. March to Gaza’nın akabinde böyle bir tavırla karşılaştık. Tunus’a gittik. Tunus’ta daha bu serüven devam etti. İspanya’dan filanca isimli filomuz yola çıkıyor reklamlarını görmüşsünüzdür belki sosyal medyada. Böyle şeyler yok aslında. Gerçekten yok. Hele bahsedilen tekne sayıları falan apayrı hikayeler. İşin bir bu boyutu var. Hemen biz orada, o alana düşme potansiyeli taşıyan bir toplulukla birlikteyiz. Ben de bu riski taşıyorum. En büyük kaygım da oydu. Ben olarak bulunmak zorundayım. Bundan kurtulamıyorum. Simamı saklayamıyorum mesela konuşurken. Dolayısıyla bunu eleştiriyor olsam bile şu anda ben olarak burada bulunmuş olmam, sen de aslında kendi PR’ını yapıyorsun sonucunu doğuruyor. Bunun gerçekten böyle bir can sıkıcı yanı var.

Tunus’ta 15 günlük süreç boyunca da yer yer bu karşılaşmaları yaşadık. İlk başta 3-4 gün Türkiye’den gidenlerle tanışmayı istediğimde STK’ımın olmadığını fark ettiklerinde herhangi bir referansla burada bulunmadığımı düşündüklerinde güvenlik gerekçesiyle benden uzak durabiliyorlardı. Sonra açtık o meseleleri. Açtık derken de ikili ilişkiler, tanışıklıklar vesilesiyle bir güven oluşuyor. Yoksa ne kadar ikna oldular onu bilmiyorum. O vakit denk geldiğimizde arkadaşlar. Ama şöyle bir şey var, Sivil Bir Hareket olarak yaklaşık 350 kişi vardı Tunus’ta, eğitimleri beraber aldığımız. Orada, az önce dediğim gibi, Sivil Bir Hareket’in istihbarat örgütleriyle, devletlerle mücadele etme imkanları çok zayıftır. İspanya’da normalde 26 tekne gemi organize edilmişti. 5 tanesi arza verdi. 21 tanesi yetişebildi Tunus’a. Neredeyse onlar bile çıkamayacaktı Tunus’tan. Tunus’tan organize olan 33 tekneden sadece 6 tanesi çıkabildi günün sonunda.

Normalde Tunus artı İspanya tek başına 26-33 yani 59 tane tekne ve gemi olması gerekirken sadece bu ikisinden çıkan gemi sayısı 21 artı 6 olmuş oldu. O altının da son ikisi biliyorsunuz Muhammed Emin Yıldırım Hoca bir gün sonradan ancak tekneyle çıkabildi. Burada yapısal sorunlar var. Sivil bir hareket, uluslararası bir hareket nasıl kendisini konumlandırırsa bu tür problemleri aşabilir diye. Günün sonunda Allah’a hamdolsun şu anda yanılmıyorsam 52 tane gemi resmi olarak Akdeniz’de ve Gazze’ye doğru gidiyor. Ama şu çok açık uluslararası sistemin tıkanıklığı ve hukukun artık işe yaramadığı bu durumda Benim en büyük ümidim bizim kendi içsel krizlerimize rağmen bu Abluka’nın, Gazze Ablukası’nın siviller eliyle aşılmış olması.

Siviller eliyle aşılmış olsak ne olmuş olacak? Küresel nizamın aslında iflas ettiğini, bir savaşı devletlerin değil sivillerin durdurduğunun resmidir bu. Bütün devletlerin üstüne de çizik atmaya çok rahatlıkla imkanımız olacak. Sizde işimiz yok bizim. Sivil olarak biz bunu aşabiliyorsak sizin hukukunuza da ihtiyacımız yok. Yeni bir dünyanın kurulma imkanı da var ve bunun için direnmeye devam edeceğiz. Sumud eğitimleri sırasında yabancılarla özellikle konuştuğumuz bazı konularla ilgili bir detay vereyim. Çok kararlı bir şekilde gazi ablukasını kıralım. Sırada Sudan’da mı sorun var? Oraya gideceğiz diyordu. Artık biz bunu her yere böyle yapalım. Çünkü artık sistem çökmüş, biz sistemimiz, devletlerimiz. Ben bunu bekleyerek kendimizi rahatlatamayız. Ne var?

Ben şu anda sadece bu hikayenin üzerine konuşmuş oluyorum. Bu yaptığım da sadece kendi şahitliğimin üzerinden bir sunum yapmak. Yoksa bugünkü bu konuşma gerçekten şahitliğimin yeterli bir fiili karşılığı mıdır onu bilemiyorum. Ama şu var Sumud filosunu hala takip ediyoruz. Önümüzdeki günlerde gerçekten bu insanlar denizin ortasında vurulabilirler. Gemiler batırılabilir. Böyle bir ihtimalin olduğu çok net. Gözaltına alınabilirler. İsrail’de belli bir süre kalınabilir. Ama bizim buradaki sorumluluğumuz ve şahitliğimiz devam ediyor.

Bütün bu süreç içerisinde biz arkadaşlarla yaptığımız tartışmalarda sivil alanı nasıl mümkün kılacak bir imkan bulabiliriz diye kendi aramızda çok zorladık. Bu kongrenin mümkün olması da öyle. Şunu eşitledik kafamızda. Antisiyonist olmakla sivil kalmak artık eş anlamlı oluyor. Çünkü sivil kalmadığınız zaman ya devlet referanslarını dikkate alıyorsunuz, ya STK yöneticisinin, yöneticinizin söylediklerini dikkate almış oluyorsunuz, ya başkaca referanslarınız oluyor adım atmaktan kendinizi geri tutmakta.

Adımı kastederken sadece eylem anlamında da söylemiyorum, söz anlamında da. Ben burada bir problem görüyorum ama bunu söylesem diye başlıyor cümleler. Şahitlikten geri duyuyor bu anlamıyla. O yüzden sivil kalmakla anti-siyonist olmayı eşitledik.

Ama şimdi ben bu ana hatlarıyla kabaca o dışladığı ve içerdiği hususları ifade etmiş olduğumu varsayıyorum. Sivil kalmak, devlet referanslarıyla bireysel ve toplu duruşları bastırmayı kabul etmemek, hikmet, maslahat ya da kanaat önleri sözü gibi ifadelerle adım atmak veya pozisyon almayı, engellemeyi dışlıyorsak bile Şimdi şöyle ifadeler var. Onlar zihnimizde bence berraklaşması lazım arkadaşlar.

Birincisi şu. Bana sorulduğu için söylüyorum. Ya bir Müslüman’ın işi Anti-siyonist olmak mıdır? Karşısına koyduğu örnek olsun diye söylüyorum, zihinlerimizde otursun diye. Anti-kapitalist Müslümanlar oldu da ne oldular? Şimdi Anti-kapitalist Müslüman olup günün sonunda sadece komünistlik kalıyorsa zaten ben buna taraf değilim. Ama şunu ıskalamamak lazım. Hepimiz iyi kötü, siyer bilgisine, Kur’an’da anlatılan kısalara vakıfız.

Ben buna benzer bir örneği Siyonizm Emperyalizm Derneği’nin panelinde de vermiştim. Bir peygamber var, geliyor kavmine ve diyor ki ölçü ve tartıda hata yapmayın, hile yapmayın. Şimdi biz dönüp, bütün Müslümanlık bu mu? Edepli olmak lazım. Çağın içerisinde şahit olduğumuz bir vaka var. Buna karşı bir tavır alışın karşılığı olarak anti-siyonist olmaktan, sivil olmaktan bahsediyoruz. Yoksa bunların hiçbirisi esas itibariyle Müslümanlık çatısının dışında kalan şeyler değil. Ama biz Müslüman olduğumuzda gerisini koyuverdiğimiz için insanlıktan taviz verdiğimiz alanları göze aldı etmiş olacağız. Basitçe soru şudur, insan onuruna dokunan hususlarda hiçbir İslami referansı olmayan ateist, Hristiyan, Avrupalı Gazze için adım attığında insani anlamda bu anti-siyonizmle tanımlamış oluyorum. Bu açıklamaya gerçekten gerek var mı? Dürüstçe söyleyeyim, her şeye bir kup bulunduğu ve hiç böyle beğenme durumu olmadığı için Meseleyi buradan kavrayanlara dair bir açıklama aslında bu. Yoksa muhtemelen her satır için, her söz için bir sürü eleştiri yapılabilir. Böyle bir eşitleme.

Dolayısıyla hali hazırdaki sivil toplum yapılarının tamamının bu meseleyi kendisine bir dert edilmesi gerektiği düşüncesiyle bunun muhasebesini yapalım. Bizde bir söz var ya her şeyi devletten beklememek lazım. Evet bence de beklememek lazım. Biz ne yapabiliriz? Sivil toplum olarak. Sivil toplum yapılarımızda yapısal sorunlar mı var, fikri sorunlar mı var, fiziki sorunlar mı var? Aşamadığımız sınırlar anlamında. Hem fiziki sınırlar hem fikri sınırlar anlamında. Bunları masaya yatıralım ve tabiri caizse, jargon öyle işte, bir öz eleştirimizi verip, deyimdeki gibi iğneyi kendimize batırdıktan sonra çuvaldızı başkasına batırıp bağırıp çağırırız. Avrupalılar da şöyleydi, hükümet de böyleydi. Oralara gelmeden önce biz kendi hesabımızı, muhasebemizi yapmamız gerekiyor.

Ana hatlarıyla Antisiyonist Kongre’yi de ben kendi zihnimde böyle konumlandırıyorum. Bir sürü şeyden bahsedilebilir ama akılda tutulması gereken belki özet üç cümle varsa o da şu. Bir, kesinlikle hayat devam ettiği sürece şahitliğimiz devam ediyor ve ben kendi adıma bundan kolay kolay yırtabileceğimizi düşünmüyorum. Mesela Gazze olsun ya da olmaz. İki, Biz hayatı olağan akışıyla kavradığımızda farkına varmadan bir sürü iman umresi oluşturmuşuz kendimize. Fikri ve fiziki sınırlar bunlar. Bunları hepsini bir adım atmada tutukluluk yaptığı için tekrardan sorgulamamız gerekiyor. Belki üçüncü bir husus o da şu. Bütün bu konuştuklarım ne kadar mevcut gerçekliği zorlasa bile kabul edelim ki içine doğduğumuz dilin bir ürünü, belli bir paradigmanın içerisinden konuşmak zorundayım. Onu aşmaya çalışsam bile onun içinden konuşuyorum. Ama bunun imkanı var. Paradigmanın değişme imkanı var. Tarih boyunca değişmiş bu. Bunları zorlamaktan asla vazgeçmemek gerekiyor.

Ana haklarıyla benim Tunus tecrübesi veya Mısır tecrübesi, bir sürü şey anlatılabilir ama çerçeveleyebildiğim konu böyle. Hakkınızı helal edin. Evet, o konuda açığım. Hatta kayda geçip geçmemesi önemli değil. Konuşmasını da isterim ben. Soru olsun ve konuşalım çünkü bu işleri birlikte Safiye hanım neredeyse iki aydan fazla oldu değil mi? Üç aya yaklaştı bizim bu antisiyonist kongreyi beraber koşturduğumuz işler. Yine beraber işlenmiş olacağız. O yüzden bunları ne kadar derinleştirebilirsek bu zeminleri o kadar kıymetli olur.

Ahmed Semih ÖZMEKİK

[Sondan 30 dakikalık bir kayıt eksik.]

Kendi eylemselliklerimizle dönüp baktığımızda hepimiz hepsinin içerisinde durmaksızın devam eden “ne yapacağız” sorusuyla karşılaştığımızı tespit ederiz. Bir şey yapmamayı tercih ettiğimizde bu “ne yapacağız” sorusuna verdiğimiz bir cevap olarak doğuyor. “Ben şu anda örneğin kendimi mutmain hissetmemek için buradaki hareketlerin içerisinde bir şeyleri unutacağımdan korkuyorum ve kenara çekiliyorum.” Veyahut “bu eylem tipinde, bu eylem hareketliliğinde bir ışık görüyorum. ‘Ne yapacağım’ sorusuna şimdilik verdiğim cevap budur”. Ve aslında bu yine aktivizm adı altında ele alınan hareketliliklerde insanları farklı biçimleriyle, farklı yoğunlaştıkları alanla ayırırsak aslında kendi kabiliyetlerince de bu soruya hem meşru olanın, hem herkesin aynı cevabı vermek zorunda olmadığı ve bilhassa farklı cevapları verme zorunluluğu. Ama bunların arasında bulabileceğimiz bir ortaklık. Aslında bu sorunun biz insanlık tarihinden beri sorulmuş bir soru olduğunun farkındayız. “Ne yapacağız” sorusu sadece hareket etmek isteyen, bir takım hakları arayan insanların meselesi değil. Bunu ilk filozoflar da sordular. İlk intifadadan sonra ikinci intifadayı yapan insanlar da sordular. Bu soruyu sorduklarında o, daha az felsefi bir soru değildi. Hatta ben onu kendi zihnimde şöyle anlıyorum. Birtakım ideolojik yaftalamalara maruz kalmaktan sıyırmak isteyen bu Gazze’deki savaşı veyahut oradaki insanların tarihin son dönemindeki bu mücadelesini, mesela onu kolaylıkla aslında farklı bir şekilde adlandırabilir. Ama onu iyi tanıyan insanlar, sömürgeci ve emperyalist arasındaki savaşın “ideolojik” bir savaş olmadığını, aslında bir varlık savaşı, var olmak ve yok olmak arasındaki savaş olduğunu fark eder. Ve aslında ideoloji de budur. Var olmak ya da olmamak. Buradaki insanların, hiç şüphem yok ki, kendi kafalarındaki din algılayışları bakımından şehirli bir insanın kafasındaki İslamcılık, İslami düşünceler gibi fantezileri yok. Bunlarla uğraşacak vakti de yok. Var olması gerekiyor. Ama onların açısından, bence onlara bahşedilen bir şey şu: Kendi varlıkları, küfür dediğimiz, yani içinde bütün kötülükleri barındıran, şeytanın dünyadaki sübut eden haline karşı olduğu için, yani o var olacaksa onlar var olamayacağı için, onların varoluşları da tam anlamıyla Müslümanlığın tecessüm etmiş hali oluyor. Onlar var olduklarında bir tek Müslüman olarak var olabildikleri için onların varoluş savaşı Müslümanlığın yani o ideolojinin varoluş savaşıyla aynı anlama geliyor. Ve dünyadaki tek tecessüm eden delili de bu, bu ideolojinin, benim gördüğüm. O bakımdan “ne yapacağız” sorusu hepimizin kendi hikayesinde başından beri yer alıyor ve bugün onu aslında diğer hikayelerin, yani kendi öykümüzün sonrasında aslında bu tartışmalarla ona biraz daha odaklanmaya çalışıyoruz. Ve bütün yaptığımız şey de bundan ibaret. Çünkü kimi insanlar buna gayri ihtiyari, refleksif cevaplar veriyorlar. Bu soruyla yüzleştiklerinin bilincinde değiller. Kimileri geçiştiriyor, küsüyor mesela. Bunun bilincinde olmadığı için, bu soruyla hesaplaşması gerekliliğinin bilincinde olmadığı için. Ve o bizi kolay çözülüp kolay dağılan birlikteliklere ve inançsızlıklara götürüyor. Çünkü hesabını vermediğimiz ve tam anlamıyla ne yaptığımızın farkında olmadığımızda, bu soruya verdiğimiz, gayri ihtiyari verdiğimiz kolayca cevapların bizi bıraktığı ve tahammül etmek zorunda kaldığımız olayların akışının içinde buluyoruz kendimizi. 

Şimdi bunu bir iki defa tekrar ettik ve hala tekrar etmemiz gerektiği kanaatindeyim. Kongre de aslında bizim buradaki karmaşık soruları kısmen daha verimli olabileceğine inandığımız bir alanda daha verimli kılmak için ürettiğimiz bir iş, bir fikir. Ama en başından beri bu Kongre’yi organize etme fikrinin doğuşundan beri biz o Kongre’yi organize ederken hep kendimize şunu söyledik: Şu andaki tartışmamızda, yani bunu nasıl organize edeceğimizi gerçekleştirdiğimiz tartışmada aslında biz kongreyi icra ediyoruz. Çünkü onun nasıl yapılacağına dair sorulara cevap verirken, onun da kimlerin olması gerektiğine dair soruları cevaplarken, en azından zihnimiz bununla uğraşırken ve bu bir tartışma doğururken, biz hem kendi adımıza bir rey bildirmiş oluyoruz, hem de onları algıladığımız şekilde onların temsil ettiği düşüncenin ve mahallenin söyleyeceği şeyler aracılığıyla Kongre’yi zihnimizde tartışmaya açmaya başlıyoruz. O bakımdan bugün de Kongre’nin kendi aramızdaki bir icrasını gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Herkes içinde sorularla bu yüzleştiği müddetçe elbette. Ve özellikle buradaki tekerrüre benim katmak istediğim şey şu. Bu iki aylık zaman zarfında bizler bir takım insanlara davet götürürken ben – yani her ne kadar yılgınlık verici, hüsran verici cevaplarla da karşılaşılsa bile –  belli bir korumlanışın bana getirdiği bir faydayı ön plana çıkarmak istedim daha çok. Bu da, Kongre’ye ilişkin olumsuz cevaplara hazırlıksız yakalanmamak, bilakis onları alt etmekti benim için bu. En başında kendimize söylediğim şey şuydu: “Beklentimiz şu: Hiçbir şey.” Bu bir laf olsun, kendimizi kolay savunalım diye üretilmiş bir şey değil aslında. Ama tabii ki ufak bir kolaylığa da kaçıyor. Çünkü beklentimiz aslında hiçbir şey değil. Bu Kongre’nin olmayışı, insanların ona verdiği cevaplar zaten Kongre’ye verilmiş olan bütün cevaplardır. Dolayısıyla bu cevaplar, bizim önümüze çıkan problemler, aslında en başından biri Türkiye’de daha çok örgütlenmek, en temel ifadesi, en basit ifadesiyle. Daha zor ifadesiyle bir düşünce ve eylem alanı bulmak için, yani siyonizmle mücadele etmek için içinde bulunduğumuz yapısal durumun problemlerini bize gösteren şey, bunun organizasyonunda karşımıza çıkan problemler. 

Ve “ne yapacağız?” sorusuna tekrar geliyorum. Çünkü ben bu zaman zarfında biraz sayfa karıştırırken denk geldiğim birisi, Abdullah Bergusi. Şu anda yaşayan şehit olarak adlandırılan birisi. Çıkardığı kitabın isimlerinden bir tanesi şeydi. “Yoldaki Mühendis.”  Onun otobiyografisi, hapishanede yazdığı otobiyografisinde en net gördüğüm sorulardan bir tanesi buydu. Ama o tabii daha farklı bir şekilde yüzleşiyor. Çünkü hepimiz bu sorunun daha farklı katmanlarında buluyoruz kendimizi. Ama onun yüzleştiği soru şuydu. Birinci intifada vs. bunlar çoğunlukla çocukların taş atmasıyla gerçekleşti. Sivil itaatsizlik ve bunun daha ileri formları. Ben şu anda bu soruları sorarken o, “işte şu kadar çocuğum var, 40 yaşındayım ve tarihin burasındayım. Ben taş mı atacağım? Hayır, ben taş atmayacağım,” diyerek kendi teknik bilgisini bu mücadeleye nasıl hasredebileceği üzerine kafa vermeye başlıyor ve ilk tercih yolu yani doğrudan bir silahlı direniş. Bu tercihine onu götüren şeyin aslında “ne yapacağız” sorusuna hemen cevap vermeyeceği olduğunu da görüyoruz. Şimdi şu anda bizim için de bir hüküm, bir soru işareti olabilir bu. Ama atlatılması gereken bir deneyim söz konusuysa veyahut farklı katmanlarda bu soruyu soruyorsak, bizim aslında bütün bu soruları sormakla ilk ön koşulumuz bu tartışmayı açarken şu: Daha önce işe yaramadığını gördürdüğümüz bütün bu şeyleri yapmayı inkar ediyoruz. Bunları yapmayacağız. Bunların yapılmış olmasını inkar etmiyoruz. Ama bu saatten sonra bunların bir şey üretebilmesi için en azından onların bizim zeminimiz olması gerektiğini, daha ilerisini yapmamız gerektiğine inanıyoruz. Dolayısıyla bu Kongre “ne yapacağız” sorusunu soruyor. Tabii bu çok katmanlı ve çok zor bir soru olduğu için bunu organize etmeye kalktığındaki ilk sorusu “ne yapacağız” sorusunu nasıl soracağız? Bu soruyu nereye koymalıyım? Soru işaretini tam olarak hangi yere yerleştirmeliyim? 

Burada bir parantez açmak istiyorum. Mesela kongre bağlamından bir örnek. Bunu tartışırken dahi şöyle bir şey var. Jung’un geçtiğimiz asırda daha çok ön plana çıkmış bu çağrışımlar deneyi adını verdiği bir bir yöntem vardı. Çok kısa anlatırsam bu şöyle. Fakat onun basitliğinin ona getirdiği bir istifade de var. Şöyle çalışıyor, bir kağıda hızlıca önceden hastasının bağlamını iyi bildiği için, onun ondan bazı sorular alabileceği bazı anahtar kelimeleri yerleştirirken bazı alakasız kelimeler de yerleştiriyor. Bu listeyi hazırlayıp her kelimeyi söylediğinde muhatabına, bunlardan sonra hemen bana başka bir kelime söyle diyerek sırayla hepsini okuyor ve her birisinde saniye tutuyor. En çok saniye süren, yani bir sonraki kelimeyi söylemesi için hastanın arada en çok saniye geçen kelimeyi bir kompleks olarak nitelendiriyor. Henüz ona bir anlam yüklemiyor. Ama bunun mutlaka diğerlerinden daha farklı olduğunu, tıpkı birçok kuyuya taş atmak ve hangisinden çıkan sesin daha sonra geldiğini anlayarak o kuyunun derinliğine dair bir fikir elde etmek gibi bu kelimeyi kullanıyor. Hatta kendisi uzmanlaştıkça yani bunu artık deney yapmadan gündelik konuşmalarda bile kullandığını ifade ediyor. Şimdi bu konumuz açısından şöyle alakalı: Yani örneğin biz herkesi davet edelim ve hiç kimseyi dışarıda tutmayalım gibi bir şiarı denemeye kalktığımızda… örnek adına X ismi, sembolik manada bizim kullandığımız bir isim oldu. Ve onun ifade edilmeye başladığı anda, bu bazı anlamlar çağrıştığı için tartışmayı o anda korkunç bir yere kaçırdı ve o anda o ismin davet edilmesine yönelik lehinde ve aleyhinde argümanlar tartışmanın üslubunu bozacak şekilde ilerledi. Hepimiz aynı fikirde olsak dahi hatta bilhassa hepimiz aynı fikirde olduğumuz için. O bakımdan bu tartışmayı nasıl soracağız sorusunu zor kılan şey Gazze meselesinin bugün kolektif bilincimizde çok derin uçurumlar, çok derin yarıklara yol açmış bir kelime olması ve şu anda bir cümle kurmayı dahi bırakın, bir isim, bir kelime dahi söylediğimizde hepimiz kendimizi tutamayarak neredeyse söyleyebileceğimiz birçok şeye yol açması. Dolayısıyla bu soruyu zor kılan, onu sormanın zorluğu ve bu Kongre’nin esas zorluğu da buradan kaynaklanıyor.

Şimdi bu anlam bağını burada açtıktan sonra çok hızlıca onu tarihsel açıdan nereye yerleştirdiğimize dair bu haritadan hızlıca geçmek istiyorum. Burada bir yere aktivizm, diğer yere entelektüelizm yazdık. Mesela bu yürüyüşü hatırlarsınız. “Şehitlere rahmet, İsrail’e lanet” yürüyüşü. Şimdi bunun için Türkiye’de kullanılacak kelime benim nazarımda absürt kelimesiydi. Ne ifade ettiğini anlamadım bu yürüyüşün. Ama en çok katılıma sahip olan da buydu. Tabii adı ve sloganı bize şunu söylüyor. Biz o anda şehitlerimiz olduğu için onlara rahmet diliyoruz. Aynı anda da bu mobilizasyon oradan da bir güç manevra kazanarak hem de İsrail’e lanet okuyoruz gibi bir anlama sahip. Ama bu yürüyüşteki asıl soru şuydu: “Biz kime söylüyoruz ve o kişiye söylediğimiz şey ne?” Buna dair bir bilinmezlik vardı burada ve ben bunu aktivizm adını verdiğimiz eylemciliğin en sol ucuna yerleştirdim. Entelektüelizm dediğimiz şey de, yine —  tabii şu anda buradaki tablo bunları doğrudan küçümser anlamda yargıladığımız anlamını taşıyan bir çizelge değil — entelektüelizm dediğimiz şey, eğitici paneller., vs.  Ve elbette söylediğim gibi kimsenin kimseyi anlam bakımından yargılamaya hakkı yok şu içinde bulunduğumuz bağlamda. Fakat belki buna daha iyi bir örnek yani özellikle ulema bildirileri olabilir. Örneğin bunların da herhangi bir eylem bildirisi ifade etmemesi de olduğu gibi yani sadece sözel anlamda absürttük vermesi bakımından buradaki grafiğin tam entelektüelist tarafına yerleştiriyoruz. İnsanlar diyorlar ki “Artık söz söylemekten bıktık.” işte o bıkılan sözler buradan doğuyor. Ve bunlar aynı şekilde işte politik bilgi yığınının, akademinin de ifade ettiği tarzda bildiriler anlamına gelebilir. Eylemden bıktık dediğimizde de hareket etmekten bıkmaktan bahsediyoruz. O zamanda bize en çok bıkan eylemler çoğunlukla çok fazla kişinin olduğu ve anlamı çok daha az olduğunu düşündüğümüz, hatta kimi zaman absürt diye nitelendirdiğimiz eylemler. Şimdi bu çizelgede biz aslında bunların en azından hangi yerine kendimizi yerleştirdiğimizi bilmesek de, onun bulunduğu yer ne aktivizm ne de entelektüelizm. Yani ne söz söyleme amacı taşıyoruz, ne hep bir araya gelip ortak bir ses çıkarmak gibi bir kaygımız var, ne de buradan bir mobilizasyon, bir aktivizm doğurmak gibi bir kaygımız var. İkisi de kaygımız değil. Tek kaygımız şu. Bu soruya sahici bir cevap verelim. Yani Türkiye’deki problemlerimiz, şu anda bir şeyler yapmamızın önündeki engeller, bu soru çok daha fazla alt parçacıklara bölünebilir. Ama sadece bu soruyla yüzleşebileceğimiz bir yer. Aslında onun bulunduğu yeri böyle tanımlıyorum.

Şimdi burada hızlıca tanıtayım. Buradaki yatay düzlemle öbür yatay düzlem arasında hiçbir ortaklık yok. Burası artık başka bir şey ifade ediyor. Buraya bir eksen olarak hareket ya da ideoloji denebilir. En sol tarafa, yani bu kongrenin kendisini “antisi” olarak nitelendirdiği taraftaki ideolojilere siyonizm, emperyalizm, kapitalizm diyebiliriz. Bunları bazı bağlamlarda eşitlememizde bir beis yok. Daha iyi anlamak istediğimiz bağlamlarda bunlara kategorik olarak farklı şeyler diye de bakabiliriz. Ama bunların iç içe geçmişliği konusunda bugün hiçbir şüphemiz yok. En sağ kanatta da terörizm, fundamentalizm var. Bunlar arasında kurduğum bu mutlak zıtlık ilişkisine dair birkaç şey söyleyeceğim. Ama neticede yaptığımız şey şu. Bütün hareketler, ideolojiler ya da tırnak içinde ideolojik olmadığı söylenen ideolojiler, hepsinin bulunduğu çizelgede dikkatimizi çekmek istediğim bazı kısımlar var sadece.

Ve nihayetinde bütün bu iş, yani elimizde, masada yatan bir şey var, bir hasta var. Burada yaptığımız çalışmanın da, Anti-siyonizm Kongresi’nin de bir patoloji olmasına dair gerekliliği de böyle bir kelime benzerliğinden ortaya sürüyorum. Şimdi bu kısımda, şuraya kadar liberal demokrasiler, yani bizim de içinde bulunduğumuz üniter devlet yapıları var. Ve aktivizm dediğimiz şeyi tam olarak buraya kadar olduğunu söyleyebiliriz. Yani yapılan birçok eylem, buradaki demokrasilerin içerisinde insanların demokratik haklarını kullandığı bir alan ve aktivizm dediğimiz şey, buraya kadar devam ediyor. 

[Kayıt burada kesiliyor. 30 dakikalık bir kayıt eksik.]