AMAÇ, GEREKÇE, YÖNTEM

Bir sözleşmemiz var. Aslında bu, bizim nasıl insanlar olmak istediğimizi, bağlı kalmayı arzuladığımız sözler aracılığıyla ortaya koyuyor. Şimdi, orada değinmediğimiz diğer cevaplara geliyoruz. Yani, ben nasıl bir yer arzu ediyorum, siz nasıl bir yer arzu ediyorsunuz, burası bizim birtakım şeyleri birlikte arzu ettiğimiz bir yer olabilecek mi, biz diye bir şey olabilecek mi?

Dışarıda pek çok karakterde oluşum var. Ben, biz özgün olalım diye ortaya çıkmayı arzulamıyorum. Sadece, dünyada gidebileceğimiz güzel bir yer olsun, kendimizden güzelleştirebileceğimiz, kendimize güzellik katabileceğimiz, bir gün ayağımız kayarsa kendimizi güzelliğiyle yıkayabileceğimiz bir yerimiz olsun istiyorum. Ben böyle bir yerim olsun istiyorum. Böyle bir yerimiz olsun diyen dostlarım var. Sizin böyle bir arzunuz var mı? Böyle sormalısınız. Bu sorunun cevabı yalnız bize işaret etmiyor. Ama biz diye bir şey, aramızdan her birinin bu soruya cevap verebilme arzusu olarak doğdu.

Benzer bir başka soruya dikkatinizi yönelteyim. Aslında, başka bir soruyu alıntılayayım Herman Hesse’nin bir mektubundan “Mademki olduğum gibiyim, mademki göründüğü kadarıyla başka birçoklarını tümden teğet geçen bu ihtiyaçlara ve sorunlara sahibim – her şeye karşın yaşama katlanmak ve mümkün olduğunca ondan güzellikler yaratmak için ne yapmalıyım?” Yaşamınız, kendi ruhunuzun eğitimi, bunlar yükümlülüğü kişiye, yani size ait olan ve tek başına yüklenmekten başka şansınızın olmadığı işlerdir. Ama bütün bir duyarlık, üzerine çalışılan anlayış ve düşünce, güzeli idrak edebilmek, mutlaka güzelin hakkını verme görevini insana verir. Bu görevi verir, çünkü bunun kabiliyetini verir. Bir insanı dünyada etkinlik sahibi kılan onun kendine eğilebilme kudretidir. Madem Hesse’den bir kez alıntıladım, öyleyse ondan bu konuda bir nasihat daha alalım kendimize: “Önceki kültürlerin sofu, Tanrı-merkezli insanı, tüm ilgisini yalnızca Tanrı’yla kişisel ilişkisine yöneltmiş olsa da, tümüyle kendinden kaynaklı yüksek toplumsal değere sahipti. Daha Antik Çin’de ve tüm çağlarda bu hep böyle olageldi: Erdemli, kıymetli, arzulanan, mükemmelliğe yatkın insan her zaman Tanrı’yla doğrudan ilişki kurarak kendini bilirdi, bir general ya da münzevi olmasının zerre kadar önemi olmazdı, eğer insan var olmasının nedenini, yani kendini olabilecek en üst değer noktasında olgunlaştırmayı bilinci uyarınca gerçekleştirdiyse, o zaman başkalarını, toplumu, devleti tek başına etkilemede de değerli ve önemli olurdu.”

Analitik çözümlemeleri sıkıcı bulurum ama şimdi bir şeyin önemini anlamak için kendi hayatlarımıza dair size bir tasnif sunayım. Hayatımızın üç bölümü var gibi. Birincisi, iş, okul ve benzeri eylemler. Bunlar ekmek parası için olan işlerdir ve bunları zaman zaman eğlenceli bulabilirsiniz. Bunların yapılmaya devam edilebilmesi için zihin tarafından anlamlı kılınmaları gerekir. Örneğin bir mühendisseniz insan hayatını kolaylaştırdığınızı, ona iyi bir şeyler sunduğunuzu düşünmek ister ve böyle düşünürsünüz. Fakat, nafile. Hayatın boş ve tuhaf işleridir bunlar. Yapmamız gereken bu işlerimizin ehli olmaktır. Ama, hayatın ve bizlerin yaratılma gayesiyle doğrudan bir ilişki içinde değiller. Fakat bu işler mutlaka hayatımızın büyük bir kısmı oldukları için bizler için her şey kadar imtihan vesilesidirler. İkincisi, aileniz, arkadaşlarınız, yaşadığınız muayyen alan, gezip dolaştıktan sonra geri döndüğünüz çevreler. Bu alandaki şeylerin kimisi zorunlu kimisi keyfidir. Ve mutlaka içinde başka insanlarla ilişkileri içerdiği için yine bazı imtihan vesilelerini sunan olguları barındırırlar. Şimdi, bu ikisi kendisini var kılmak için hiçbir atılım gerektirmez. Pek çok kimse üniversiteye gidecek, niçin? Yapacak daha iyi bir şey olmadığı için, ne olur ne olmaz diye, ya da herkes gidiyor diye. Bu gibi işlere insan başladığı zamanlarda bunların gerekçesini düşünecek durumda değildir. Bunu düşünebilecek duruma gelse bile sadece kafasının konforu için dahi bunlara karşı koymamanın gerekli olduğunu düşünür.

Sonuçta bu ikisi de varlığının devamını tek tip insanlara borçludur. Üçüncüsü de insanın içindeki iyilik arzusudur ki mutlaka bir çağrıdan ötürü vardır. Fazlasıyla muğlak değil mi? Öyle. Fakat insan içinde böyle bir iyiliği gizlice özler. Bu üçüncüsünden, insanın kendi ruhuna eğilme arzusunu ve insanın güzel bir eyleme atılım gösterme arzusunu yan yana koyarak söz edeceğim: İnanmak istemek ve salih amel yapmak. Sadece iyinin ne olduğunu biliyorsanız iyi bir şeyi yapmaya müstahak olacaksınız. Kendi ruhunuzla, kurtuluşunuzla ilgileniyor olmanız ve sonra kendinize ayırdığınız zamanlar size birtakım sorumluluklar üstlenmeyi zorunlu kılacak. Sizi buna muktedir kıldığı için zorunlu kılacak. Yani artık yapabildiğiniz anda yapmak zorunda kalıyorsunuz. Tıpkı akil baliğ olduğunuzda, aklınızı kullanmanın da namaz kılmanın da üzerinize farz olması gibi. Önce bir hak, sonra hem bir ayrıcalık hem de bir farz-ı kifâye. İşte ben oluşumumuzu bu üçüncü meseleye has kılıyorum. Duvar olmaya duyduğum ihtiyaç ve bir duvar olmak zorunluluğu dolayısıyla başka tuğlalara muhtacım. Böylece oluşumun gerekçesine ilk tanımını vermiş olduk.

Sadece düşünceyle ilgilenen oluşumlar gördüm. Onlar bir sofu olmak arzusundaydılar, bir molla, bir bilimadamı vb. vb… Konuşmak, tumturaklı sözler kurmak, bir bilge olmak, bir şeyler yayınlatmak derdinde oldukları gibi peşinde koştukları ülkülerin yaşamda neyi gerektirdiğiyle alakalı sorularla pek ilgilenmiyorlardı. Sadece eylemle ilgilenen oluşumlar da vardı. Onlar da eylemin esrikliğiyle kendilerinden geçmiş durumda düşünmek işinden bigane kalmışlardı. Görünürde iyi işler yapıyorlardı ama ne biri ötekinin umrundaydı ve ne de kimse birbirine kenetlenmiş bir tuğla olma arzusundaydı.

Oluşumların çeşitliliği bu ikisinden elbette fazladır. Fakat hepsinde dikkat çeken insanın bir yöneliminin baskınlığıdır. Bu durumda iki şey yapabiliriz. Birincisi, piyasadaki diğer oluşumların durumlarını tanımlayıp bunları değilleyerek kendimizi üçüncü, dördüncü, beşinci bir mezhep olarak tanımlayabiliriz. Böylece onlardan kendimizi tenzih etmiş olduğumuzu düşünürüz. Ama bir oluşumun karakteri, insanın kendindeki bir yönelime yoğunlaşmasıyla oluşmuştur. Herhangi bir yönelim, doğamızın bir parçası olduğu için kendisinden münezzeh olabileceğimiz bir şey değildir. Eğer bu yolu tercih edersek biz de tarihe insanın herhangi bir yönelimine yoğunlaşmış herhangi bir mezhepten biri olarak adımızı yazarız. Reductio ad absurdum bizi ötekine, birleştirmeye mi götürüyor? İyi olanın biçimleri konusunda birleşmemiz imkânsızdır. Fakat kötü olanın ne olduğu bizi birleştirebilir. Amaç, gerekçe ve yöntem. İşte bu çözümlemelerle kendi hareketimizin amaç, gerekçe ve yöntemini tanımlayacağız. Amacımızı, iki şeye odaklanıyoruz: Güzelleşmek ve çevremizi güzelleştirmek. İnanmak istemek ve salih amel yapmak. Bu ikisi bir arada olmadan bir diğeri de olmuyor.

Aliya İzzetbegoviç neşriyatlarında İslam’ı, bir dikotominin ortasına konumlandırmıştı. O, insanın yaşamını iç ve dış meseleler olarak ikiye ayırmıştı. Bazı mistik araçları, sanatı, sonra felsefeyi insanın iç dünyasıyla alakalı işler olarak görmüştü. Öte yandan materyalist enstrümanları, bilimi, toplum işlerini dış dünyadaki etkinlik olarak tanımlanmıştı. Makine ve melodi demişti bunlara, mistisizm ve rasyonalizm. Bunlar aceleci ve kaba tanımlardır ama yine de işaret ettiği, esasından yakaladığı doğrular var. Örneğin, insanın ruhuyla ilgilenmiş ve ona affetmeyi salık vermiş Hıristiyanlık bir yanaydı, doğaya hakim olmayı ve ona karşılık vermeyi mensuplarına önermiş Yahudilik diğer yana, fakat böylece bir Müslüman’ın görevini bu iki sarkaç arasında salınımlar yapma yükümlülüğü olarak tanımlıyordu. Yani hem affetmek iyiydi hem de misliyle karşılık vermek. Ben de, biz de, tuhaf ki deneyimlerimiz vasıtasıyla bu dikotominin göbeğinde darmadağın bir kafa olarak kalmıştık. Ama çelişkilerden korkmaya gerek yok, onlar çok esaslı, çok öğretici şeyler. İslamî bir kafanın mutlaka varacağı bu ikircikli durumu o da fark etmişti ve çelişkilerin içinde salınan bir iş olarak tanımlamıştı işini. Biz de kendi deneyimlerimiz aracılığıyla kendi kalplerimize ihanet etmeme gayretine sarılarak bu aralığa sürüklenmiş olduk.

Yani? Yani, kendi ruhlarımızla ilgileneceğiz ama dünyadaki çirkinlikle savaşmak için. Okuyacağız ve “bir cephaneden mermi ve silah almak için koşar gibi” olacak kendimizle ilgilenmemiz. Dolayısıyla bana göre burası iki şey anlamına geliyor: Bir düşünce ve bir eylem binası. Bunlar belki size korkutucu gelebilir, etliye sütlüye karışmamak istiyor olabilirsiniz. Ama bu tutumun konformist ve şeytani bir şey olduğunu da hatırlatmak isterim.

İşte amaç ve gerekçeler böylece belirginleşmiş oldu. Aliya ismi de, mezkur iki yönelim arasında kendine bir yer arayan insanların, aynı zamanda Aliya’nın dünyayı kavrayış şeklinde tanımladığı iki ayrı yönelimin tezahürleriyle karşılaşmış, böylece kendi varoluş serüveninde (ya sadece düşünce ya sadece eylem olan) bu iki ayrı yönelimin tekil varlıklarından kaçmış bir atılımın tuhaf bir hikayesi oldu. Kendini, çözülemeyeceği baştan belli olan bir çelişkinin ortasında bulmanın tuhaf bir hikayesi. Öte yandan Aliya ismi, onun bu çelişki sarmalından, bu dikotomiden yüzünün akıyla çıkmış olmasıyla hem çok önemlidir hem de bizim örnek alacağımız bir temsil niteliğine sahiptir.

Yönteme gelecek olursak, onu tayin etmek daha incelikli bir iştir. Herkes, Allah onu hangi tabiat üzerinde var etmiş ve hangi şekilde varolma imkânını ona bahşetmişse, bu kendilik ve sonra da dış dünyaya yönelik etkinlik atılımının gereksindiği bir yeri dolduracaktır.